Birkaç Soru

Kadına Yönelik Şiddet

Birkaç dakika önce duydum. Son olarak Tuba Keleş eklenmiş cinayet mağduru kadınlar listesine. Böyle listeler yapıp istatistik topluyorlar, bu konuyu her defasında çok sıra dışı bir şey gibi konuşup sıradanlaştırıyorlar ve verilen tepkiler otomatikleşiyor, adalet sisteminden şikayet ederek onun caydırıcı olmadığını düşündürüyorlar ve cinayete meyilli kimseleri cesaretlendiriyorlar. Kadınları da şiddet mağduru oldukları için değil, kadın oldukları için destekliyorlar. Herkes bu konuyu “kadına yönelik şiddet” diye ifade ediyor. Şiddet, (faili kim olursa olsun) şiddettir; mağdur, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) mağdurdur; suçlu, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) suçludur. Şiddet mağdura yönelmiştir. “Kadın”, “mağdur”un eş anlamlısı olduğu için mi onun yerine bu kadar kullanılıyor? Eğer böyleyse bunu TDK’ye bildirelim de bu çok ciddi konuya bir el atıp sözlüklerini güncellesinler; yoksa kadınlarımız mağdur olur. 🙂

Son haftalarda, sadece maske takma tartışmasından ötürü kaç kadın polise hakaret edip bir de tacize uğradığını iddia etti ya da bir çocuğu darp etti? Şimdi biz, bu kadınlar şiddet uygulamadı, mı diyeceğiz? Şiddet uyguladıkları açık. Peki, artık “şiddet” kelimesini “kadına yönelik şiddet” olarak değiştirdiğimize göre, bu kadınlar kadına yönelik şiddet uyguladı, mı diyelim? Mağdurların çoğu erkek. Kadınlar sadece şiddet uyguladı. Şiddetin şiddet olması için kadına yönelik olması gerekmez. Peki, şiddet uygulayan kadınlara ne kadar tepki gösterildi? Onların yaptığı da “KADIN KAYNAKLI ŞİDDET” diye manşetlerde veya sosyal medyada yer aldı mı? Ben bunun yapılması taraftarı değilim. Sadece soruyorum.

Şiddet, kadına yönelik de değildir, kadın kaynaklı da.

Şiddet şiddettir; mağdur mağdurdur; suçlu suçludur.

Kobani ve Karabağ

Kobani olaylarının 6. yıldönümünde operasyonlar yapıldı, Azerbaycan Ermenistan’a karşı hücum başlattı, HDP Meclis’teki bildiriyi imzalamadı.

“Bir de imzalamasını mı bekliyordun? Türkiye’de Kürtlerin haklarını savunan tek parti, şovenist ve hamasi Türkçülüğe boyun eğmez!”

Peki, Arapların hakkını savunsunlar o zaman. Kobani’de gösterdikleri duyarlılığı(!) Türkiye’ye iltica eden, katledilen, yerlerinden edilen Araplar için de göstersinler. PKK’nın kaçırdığı evlatlarını isteyen Kürtler için göstersinler.

Mesele Azerbaycan’ın Türk devleti olmasının yanı sıra PKK ile Ermenistan arasındaki ilişkidir. Birileri, “maalesef” diyerek, Türkiye’nin Azerbaycan’a silah yardımı yaptığını (ve “cihatçı” gruplar gönderdiğini) söylemeden önce Ermenistan’da savaşan teröristlerle ilgilense iyi eder. Burada “maalesef” denecek şey de budur. Tabii, malum üçlünün neden şimdi ateşkes çağrıları yaptığı üzerinde düşünmek de bir başka seçenek. Türkiye’yi terörle ilişkilendirme çabasından çok daha makul bir seçenek.

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Fe-minik Oyunlar

Birkaç dakika önce sona eren bir haber bültenindeki bazı haberler, özellikle hazırlanmış gibiydi. Önce “kadına şiddet” haberleri; sonra, karantina sürecinde evdeki işleri yapan ve eşlerinden talimat alan erkeklere ait görüntüler ve sonra da kozmetik ürünleri için verilen siparişlerin olağanüstü arttığına dair bir haber…

Kadına şiddet ve “cinsiyet eşitliği” konularındaki fikirlerimi burada ayrıntılı açıklamayacağım ama gereksiz şiddetin her türüne karşıyım tabii ki. Ev işlerinin eşler tarafından paylaşılması da aslında (kadının baskısıyla değil, erkeğin rızası ve anlayışı ile) mümkün, bazen gerekli de. Bu “bazen” neyi kapsar, sorusuna cevap vermek daha zor olabileceğinden, onun neyi kapsamayacağını söyleyeceğim: Erkek ütü yaparken kadının makyaj yaptığı durumlar.

Evdesin yahu! Kime “güzel” görünmek için makyaj yapacaksın? Eşinse senin adına üzgünüm. Seni sadece kimyasallar ardına gizlendiğin vakit beğenecek biri ile evlenmiş olmalısın. Soruma başka bir cevabın varsa… yorum yapamayacağım.

Enes DENİZ

Feminist Müslümanlara Sorum Var:

Endişe etmeyin. Size şiddet uygulamayacağım. Sadece dikkatlice okumanızı ve samimi şekilde değerlendirmenizi şiddetle tavsiye edeceğim. Yani… pardon… tamam, şiddete hayır!

Feminizmin ortaya çıkışı 18. asır olarak ifade edilebilir. Daha kesin bir şey, onun Batı’da, Modernite’nin beraberindeki pek çok diğer fikirle eşzamanlı doğmuş olmasıdır. Önce Kilise’nin, sonra kapitalistlerin zulüm ve baskısı altında kalmış kadınların seslerini duyurmak istemesi, o şartlar ve bağlam göz önüne alındığında tabii görülebilir. 21. asırda Türkiye’de Müslüman kadınların feminizm adına çalışması ise açıklanabilir değildir.

Yazımın buraya kadarki kısmını yazıp bilgisayarımı kapattım ve dışarı çıktım. Bir tanıdığımla karşılaştım ve bana bir etkinlik olduğunu söyledi. Etkinliğe gittim. Konusu aileydi… 1-2 saat sonra bir sunumu dinleme fırsatım oldu. Onun konusu ise LGBT. Bu yazının başlığını ve ilk cümlelerimi yazarken bunların olacağını hakikaten bilmiyordum. Bu konuyu bugüne özel, bu etkinlikler sebebi ile seçmiş de değilim. Şimdi bu son derece hayret verici tevafuklardan sonra yazıma devam ediyorum.

Nerede kalmıştık? Evet, feminizm bir İslam toplumunda açıklanabilir değildir. Neden mi? Önce aşağıdaki tanımları inceleyelim.

feminine/feminen: kadınsı, kadınsal, kadına ait

feminism/feminizm: kadınla ilgili veya ona ait olanı yeğleme/önceleme/üstün tutma, kadınsalcılık

Şu halde feminist: kadına ait veya onunla ilgili olanı yeğleyen/önceleyen/üstün tutan, kadınsalcı

Burada problemli bir kavram kullanımı var. Şayet feministler “eşitlik” arayışındaysa onlarla eşitlik tartışalım ki bunu birazdan yapacağım. Tabii eşitlik iddiasında iseler yapacakları ilk iş, “feminizm” yerine bir başka kavram bulmak. “Equalism (eşitçilik)” ya da “eşitlikçilik” gibi bir şey belki. Şayet feministler kadınların üstün olduğunu iddia ediyorsa, ki kelime manası itibari ile bu sonuç çıkıyor, o halde tüm “eşitlik” iddialarının tek amacı erkekleri aldatmak.

Şimdi “eşitlik” kavramına bir bakalım ve şu soruyu soralım: Kadınlar ve erkekler eşit ise niçin kadınlar kadın ve erkekler erkek? “Kadın haklarını savunmak” için kurulmuş “sivil toplum” kuruluşları hep “kadın” kavramını “güç” ile bağdaştırarak ön planda tutuyor. Peki, “kadın” ve “erkek” eşitse onların kadınlar için “erkek” kavramını kullanması neyi değiştirirdi ki? Ayrıca, “eşit” kavramı, “aynı” kavramı ile eşit ve aynıdır. O halde “eşitlik”, aslında “aynılaştırma”dır ve farkları ortadan kaldırarak sınırları belirsizleştirir. Erkekler ve kadınlar birbirlerinin rollerine bürünürken “farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler (LGBTIQ+)” de artacak ve kabul görecektir. Üremeyen kimseleri biz artırıyoruz; onlar ise bizi aile ve nüfus planlaması safsatası ile oyalıyor. Reis’in 3 çocuk tavsiyesinden evvel Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) tavsiyesini hatırlamalıyız.

Eşitlik kavramını “toplumsal cinsiyet eşitliği” manasında kullandıklarını iddia edenlere gelince, onlara “denklik” ve “adalet” kavramlarını tercih etmelerini şiddetsizce tavsiye ederim. Bunun yanında, İslam’ı veya Müslümanları bu kadar eleştirmek yerine, zinetlerini gösterip bedenlerini satan ve “güzellikleri” ile para kazanıp “fenomen” olan “KADIN”ları da bir nebze kınasalar!.. Kapitalistlerin aleti olup reklamlarda ürünleri “haz”la bağdaştırmak için şehvete sevk edici davranışlar sergileyenlerden bahsediyorum. Magazin ve moda dünyasının gözde isimlerinden bahsediyorum. Hani şu kendi bedenlerini beğenmeyip operasyonlar yaptıran kozmetik çılgınlarından, moda ve kadın yayınlarını takip edip pazarlanan ürünleri satın alanlardan… Maddi beklentilerle, “kadın hakları” pahasına erkeklerin cinsi arzularını tatmin etmek ya da onları muhtelif şekillerde etkilemek için kendilerini satanlardan bahsediyorum. Burada kullandığım dil, gerekene çok yakın olmayabilir; ancak bu topluluğu daha iyi tarif etmem mümkün olmadı. Onlar ki kendi giyimlerine ve yaşamlarına her türlü müdahaleyi şiddetle reddederler ve “insan hakları”nı gerekçe gösterirler. Onlar ki (yalnızca bazı) kadınların “kurban” olmasını belki göz yaşları ile lanetlerler ve feminizmi yüksek sesle, şiddetle (ama sadece sözlü olarak) vurgularlar. Tesettürlü feministler ise bu topluluğun, kendilerine ancak suistimal malzemesi değeri vereceğini fark etmeksizin onlara tabi olur. Hangi “sivil toplum kuruluşu” tesettürlü hanımların iffetini ve hukukunu müdafaa ediyor? Hangisi 28 Şubat’a dair bir açıklama ya da kampanya yapacak? İsmi gerekmeyen biri var ama onun da varlığı yarardan çok zarar getiriyor. İşte bu kuruluşun öncülük ettiği Müslüman feministler mübarek 8 Mart Kadınlar Bayramı’nı coşku ve heyecanla idrak edecekler. 28 Şubat’ı asla önemsemeyenlerle birlikte.

Yapılan önemli bir hata, “Müslümanlar da feminist olabilir ve hatta olmalıdır.” iddiasının bu denli desteklenmesi. Bir Marxistin, hayatın her alanına Marxist doktrin ile açıklama getirmeye çalışması ya da bir post-modernistin modernist/materyalist/pozitivist bakış açısına her konuda karşı çıkması gibi ideal bir feminist de hayatın her alanına feminist söylemlerle yorum getirir. (Burada “ideal” ile kastettiğimi “tam” olarak ifade edebilirim.) O halde ideal feminist, feminizmin İslam ile çeliştiği her konuda İslam ile çelişecektir. Ayrıca, “feminist Müslüman” kavramının nereye dayandığını, niçin kullanıldığını ve neyi ifade ettiğini de anlamıyorum. Feminizm İslam’dan bir cüz ise ya da onunla tamamen uygunsa, ayrı bir “feminist” sıfatı gerekmeksizin, “Müslüman” sıfatı, bu topluluğu nitelemek için kafidir. Aksi halde (feminizm İslam’a uygun değilse) kişi, Müslümanlık ile feminizm arasında bir seçim yapmalıdır. Her iki ihtimalin ortak neticesi, “feminist Müslüman” kavramının gereksiz ve hatta tehlikeli olduğudur. “Anti-kapitalist Müslümanlar” veya “liberal Müslümanlar” için de herhangi bir fark söz konusu olmaz.

Bir diğer hata, bir grup psikopat erkek yüzünden tüm erkeklerin “acımasız canavarlar” gibi muamele görmesi ve “kadına yönelik şiddet” ile suçlanması. Evet, bunu bütün kadınlar yapmıyor ama yapanlar da maalesef az değil. Güzel ülkemizde kadının beyanının esas olması ilkesinden mağdur olan erkeklere şiddet uygulandığını ve üstelik kadına şiddetin arttığını da kimse, kadınlar bile, ifade edemiyor; eden de şiddete maruz kalıyor. Bütün erkeklerin her zaman bayanlara… şey… *KADINLARA* hak ettikleri şekilde muamele etmediği açık; ancak bu, mevcut politikaları meşrulaştırmak için mazeret olamaz. Feminist Müslümanlar da “Bir meblağı haram yolla elde ettim. Onunla cami inşa edeceğim.” diyene tepki gösterir, değil mi? Bu arada, şunu da vurgulamalıyım ki bir kimsenin kadına şiddeti kınaması için feminist olması zaruri değildir.

Ataerkil toplum yapısına itiraz ettiklerini iddia eden ve evlenmeden önceki soyadlarını kullanmaya evlendikten sonra da devam eden kadınlar da meselenin bir başka ciheti. Sayın Sümeyye Erdoğan Bayraktar, Sayın Saliha Okur Gümrükçüoğlu ve Sayın Zehra Zümrüt Selçuk bunlardan üçü olabilir mi? İnşallah değildir. Bu arada, burada sorun, ilk soyadının korunmak istenmesi değil, bu isteği doğuran zihniyet.

Bu konuya girmişken “cinsiyetçi” söz ve davranışlardan da bahsetmemek olmaz elbet. Mesela küfretme ve küfürlerde “cinsiyetçi” ibareler kullanma, sonra da küfreden kadını küfrettiği için değil, kadın olarak küfrettiği için eleştirme. Biz niçin konuya küfretme eyleminin yanlış olması cihetinden bakmıyoruz? Erkeklerin çokça küfretmesi, makul olmayan bir gelenek olarak süregelmiştir. Bizim yapmamız gereken, kadınlardan da küfürler duymaya alışmak değil; kim yaparsa yapsın, sövmeyi hoş görmemektir. Bir diğer konu sigara kullanımı ve burada durum daha tehlikeli; çünkü “Başımı da örterim, sigara da içerim.” diyenler, zannımca, “Başımı da örterim, küfür de ederim.” diyenlerden daha fazla. Özet olarak, bahsettiğim şeyleri belki kendileri de yapan ve sıradan gören erkekler kadınları, bunları yaparken gördüğünde sadece kadınlar olarak bunları yaptıkları için suçluyor; bu da kadınlarda eylemi bir kenara bırakarak ya da mübahmış gibi davranarak konuyu “cinsiyet eşitliği”ne indirgeme ve feminist tavır geliştirme eğilimini artırıyor.

Örfi uygulamaların şer’i olanlardan ayırt edilememesi de diğer bir sorun. Mesela bütün peygamberlerin erkek olmasının, ailenin rızkını temin etmekten erkeğin sorumlu olmasının, kıtalin (silahlı savaş) erkekler için farz olmasının, boşama (talak) hakkının erkekte bulunmasının ve erkeğin birden fazla hanım ile evlenebilmesinin (teaddüd-i zevcat) sebebini ancak Allah bilir. Diğer yandan, “görücü usulü” denen din dışı uygulama ile yapılan evliliklerin ya da “başlık parası” ismi ile kadına biçilen fiyatın İslam’da yeri yoktur. Benzer şekilde kadının eğitimden alıkonması ya da söz hakkının elinden alınması da İslami olmadığı gibi, kadınların “haklarını savunmak” iddiası ile alet oldukları projeler de İslami değildir. Kadınların örfi uygulamalarla mağdur edildiği doğrudur; ancak bu, haklarını ithal uygulamalarda aramalarını gerektirmez ve meşru kılmaz. Bir diğer deyişle, Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) hanımlarına muamelesini, mesela Hz. Aişe (radıyallahu anha) ile yaptıkları koşu yarışını, Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) Ashab’a ilim öğrettiğini ve hadis rivayet ettiğini veya ordu yönettiğini, Hz. Hatice’nin (radıyallahu anha) zengin ve çokça infak eden bir tüccar olduğunu ve Emiru’l-Mü’minun’a (Hz. Ömer) itiraz eden kadını unutmuşsak bize hatırlatılması gereken de yine bunlardır; feminizm değil.

Hatırlayınız ki bizim “İstanbul Sözleşmesi” ismi ile bildiğimiz bildirge de AB müzakere sürecinin bir parçası olarak imza attığımız bir yıkımdan başkası değildir. Aynı bildirge, kadınların yalnızca kadın oldukları için imtiyaza tabi olmasını ve eşcinsel bireylerin haklarını temin eder. Türkiye’de ve dünyada “kadın hakları” ve “LGBT+” adına yapılan projeler, birbirleri ile bütünlük ve koordinasyon içinde yürütülmektedir. Bugün “LGBT+” ismi ile kabul etmeye mecbur bırakıldığımız “insan hakkı”, Hz. Lut’un kavminin helakine sebep olan şeyin (livata) ta kendisidir.

6284 Sayılı Kanun da İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyici nitelikte uygulanır.

Bir de “erken evlilik” ya da “çocuk evliliği” denen şey var tabii. Avrupalı dostlarımız(!) erişkin olma yaşı diye bir şey icat edip, 18 iyidir, diyor ve biz de 18 yaşından küçük herkese “çocuk” diyoruz. 18 yaşından bir gün evvel “çocuk” olan bir “birey”, ertesi gün uykusundan uyandığında bir de bakıyor ki yetişkin olmuş. Tabii evlilik de önemli mesele. “Çocuklar” yapamaz. Rızaları olmadan evlendirilmeleri de sıkıntılı olur. Yalnızca “ilişki yaşama”, “flört etme” ya da zina ise kritik olmadığı için onları “çocuklar” da yapabilir. Rıza meselesine gelince, zina ile tecavüzü birbirinden ayırmak için hassas çalışmalar yapılır. Peki, evlilik de rıza alınmadan yapılabileceği gibi eşlerden her ikisi gerçekten razı olmuş olamaz mı? Sadece evlenme yaşları sebebi ile tutuklu bulunan kişiler ve eşleri mağdur değil mi? Evlilik, birliktelikten daha önemli ise bu konuda daha hassas çalışılması gerekmez mi? Gittikçe artan boşanma oranlarıyla neden hiç ilgilenilmiyor? Her şeyden önemlisi, Allah 18 yaşından küçüklerin evlenmesini haram mı kıldı? Şunu da merak ediyorum: Evlilik bu kadar önemli ise “Birbirinden hoşlanan insanlar evlenmeden de birlikte yaşayabilir.” ne demek oluyor? Evliliğin bu kadar önemli olmasının sebebi, boşanıp nafaka alma imkanı mı acaba? Hep söylenen “kadının ekonomik bağımsızlığı”na ters değil miymiş bu?

Şimdi aşağıdaki ifadeleri inceleyiniz. Feminizm ile alakalarını birazdan açıklayacağım.

“Reis ümmetin lideri. Bütün dünyaya karşı dik duruyor ve ders veriyor. Yerli silahlar üretiyoruz. Artık her konuda yerli ve milli bir duruşumuz var. Amerika’ya ve Batı’ya boyun eğmiyoruz. Türk milleti yeniden tarih yazıyor.”

Bunları, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne destek veren bir feminist hanımdan işitmemiz gayet muhtemel. Muhaliflerin çoğu zaten en başından bu yana feministti. Zaten AKP’nin sayılı icraatine karşı çıkmamışlarsa bunlardan biri de bu feminist politikalar ve en başta da İstanbul Sözleşmesi dediğimiz şeydir. (Bkz.: KADEM)

Diğer konularda genelde haklı olarak yüklendikleri muhalif medya ile bu konuda niçin tam bir uyum içindeler? Öyle tahmin ediyorum ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu hususta yönlendiriliyor. İktidarın ve muhalefetin eşi görülmemiş bir dayanışma içinde mütemadiyen hedef aldığı kişileri bilhassa üslupları bakımından eleştirebiliriz; ancak Sözcü’yü Nurettin Yıldız’a tercih edenlerden olmayız. Yerlilik ve millilik hep ilk ölçütümüz olacaksa Nureddin Hoca ile Sözcü arasında da bir mukayese yapalım. AK Parti hükümetinin desteklediği söylemler, ancak hadislere karşı tavrı açık olan ve İslam’ı liberalizme entegre etme gayretinde olan “ılımlı” kimselerinki ile benzeşmektedir. Trajikomik olan, liberal demokrasiden otoriter diktatörlüğe evrildiği iddia edilenin de feminist politikalara desteğini artıranın da aynı AKP’nin ta kendisi olmasıdır.

Yerli silahlar ve politikalar üretebildiğimiz gibi adalet anlayışımızın kaynağı da bizim medeniyetimiz olmalıdır. Bütün kadınları kadın oldukları için savunmak yerine mağdur kadınları mağdur oldukları için savunmak gereklidir. Tıpkı mağdur Kürtleri Kürt oldukları için değil, mağdur oldukları için savunmak gibi. Tıpkı Türkistan’da Çin zulmü altındaki kardeşlerimize ırkçı hislerle ya da (gizli) Amerika hayranlığı ile değil, evvela din kardeşlerimiz olarak sahip çıkmak gibi. Tıpkı hayvanları şov için değil, vicdana sahip olduğumuz için gözetmek gibi. Tıpkı “duyarlı dünya vatandaşı” olmadan, ağaçlar için (!) çevreyi harap etmeden ve sivil darbe teşebbüslerini ağaçlar ardına gizlemeden tabiat şuuruna sahip olmak gibi… Bu arada, üretimine öncülük ettiği yerli SİHA’larla silahlı kuvvetlerimizi ve emniyetimizi büyük başarı ile müdafaa eden Sayın Bayraktar’ın klavyesi ile de KADEM’i savunduğuna esefle şahit oluyoruz.

Üstünlük, ancak takva iledir.

Hamaset tesiri altında Türkçülük yapan ve Türkleri üstün gören pek çok kişi, “Erkekler kadınlardan üstün değildir.” diyor. Peki, Türkler yalnız Türk oldukları için başka ırklardan üstün mü? Kadınlar yalnız kadın oldukları için erkeklerden üstün mü?

Batı’ya boyun eğmeyeceksek, yerli ve milli olacaksak feminizm FETÖ’den daha mı yerli?

Şimdi sorumu soruyorum: Müslüman mısınız, feminist misiniz?

Regaip geceniz ve cumanız mübarek olsun. Allah bize bir 28 Şubat, bir 15 Temmuz daha yaşatmasın. Kadın erkek mü’minlerin iffet ve izzetine kastedenlere fırsat vermesin. Amin!

Bu vesile ile, ebediyete irtihalinin dokuzuncu yılında Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı da rahmetle anıyoruz.

Enes DENİZ

Bakınız:

Son güncelleme: 17 Şevval 1441/9 Haziran 2020

Güncel Konulara İlişkin

Merhaba,

Burada, beni rahatsız eden bazı olguları sıralayacağım. İlerleyen günlerde, onlarla ilgili görüşlerimi uzunca paylaştığım yazılar yazmayı düşünebilirim.

• Haber bültenlerindeki ve TRT’deki spikerler ile dublajlardaki seslendirmeler

• Futbol, moda ve magazin çılgınlığı

• Ünlü (fenomen) olma yöntemlerinin büyük ölçüde değişmiş olması, dileyenin niteliksiz paylaşımlarla ülke gündemini işgal ederek gençlerin gözdesi olması ve tanındığı alanda hakikaten yetenekli değilse bile teknolojik imkanlardan fazlaca istifade etmesi

• Hayvanseverlik saçmalığının bu denli itibar görmesi ve buna karşın insanların ihmal edilmesi

* Burada uzun açıklamalar yapmayacağım, demişsem de yanlış yorumlamaların önüne geçmeyi gerekli buldum. Hayvanları sevmeyelim, demiyorum. Sinema sever, futbol sever gibi bir de “hayvan sever” türetmeyelim, diyorum. Toplumun belirli bir kesiminin ilgisini çeken bir uğraşı değil ki bu. Herkes hayvanları sevmeli zaten. Ötekileştireceklerimiz, işte o çok tepki gösterdiğimiz, hayvanlara işkence eden vicdan yoksunu kimseler olmalı. Diğer yandan, ifade ettiğim üzere, bazılarımız hayvanlara verdiği değeri insanlara vermiyor. Dünyanın belirli bölgelerinde milyonların yaşadıkları… Yaşayamıyorlar ki. Her gün binlercesi hayatını kaybediyor. İşte bu milyonlarca insanın durumu, bazılarının dikkatini işkence gören bir köpek ya da hayvanat bahçesinde doğan bir panda kadar çekmiyor. Yeniden ifade ediyorum: Hayvanları sevmeyelim, demiyorum. İşkenceye maruz kalan köpekler de, bir köpeğe vahşice parçalatılan hamile kedi de, zulüm gören fayton atları da… söz ettiğim milyonlarca insanla aynı anda sevilebilir. Benim vicdanım, insanları sevdiğimde hayvanları yer kalmayacak kadar sınırlı değil. Sizinki hayvanları severken insanları sevmeye elvermezse sözüm burada biter.

Listeme devam ediyorum:

• Benzer ve bazen ortak amaçlarla çalıştıkları iddiasında bunca STK olması

Demokrasiye tapılması, insan hakları ve Liberalizm gibi kavramların her şeyden üstün tutulması

Feminizmin Müslümanlar arasında bu denli destek ve itibar görmesi

Kişisel gelişim çılgınlığı

• Kalitesiz ve müstehcen mizahın ilgi ve beğeni görmesi

* Konu ile ilgili bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Gençlerin hayata anlamsız bir kayıtsızlık ve rahatlığın getirdiği aşırı özgüvenle bakması

• Üst kuşakların, bize bazı şeyleri anlatmada ve gençlere ne olduğunu anlamada yetersiz kalması

Popüler olana muhalefet edenin dışlanması

Haddinden fazla küfredilmesi ve küfretmenin sıradan, hatta gülünüp beğenilir olması

Milliyetçiliğin, tehlikeli biçimde güçlenmesi ve bazı değerlerin yerini alması

Bu liste böylece uzayıp gider. Mesele bu şeyleri böyle alt alta sıralamakta değil; onları çözüme kavuşturmak için adım atmakta.