Yürüyen Köşk ve Atatürk’ün Ağaç Sevgisi

10 Kasım münasebeti ile şöyle bir kısa film çekmişler:

Türkiye Cummhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet, saygı ve özlemle anıyoruz. #BuHasretBizim

Ders kitaplarında da okuduğumuz, ilkokuldan itibaren duyduğumuz hikaye. Atatürk yatıyla giderken çınar ağacı görmüş, çok etkilenip kıyıya çıkmış ve oracıkta kendisi için küçük bir ev yapılmasını istemiş. Ev 22 günde yapılmış. Bir yıl sonra köşke gelen Atatürk, köşkün yanıbaşındaki çınar ağacının dallarını kesmeye yeltenen bahçıvanı görünce, dalların, köşkün duvarına dayandığını öğrenmiş ve şu tarihi emir çıkmış dudaklarından: “Dal kesilmeyecek; köşk kaydırılacak!”.

https://limakthermal.com/yalova-yuruyen-kosk/

Bu hikayeyi bir de Yürüyen Köşk ve Atatürk-Yalova Çiftlikleri Müdürü Necati Turgay’ın kendisinden dinleyelim.

Necati Turgay 1929-1933 yılları arasında Yalova Çiftlikleri Müdürülüğü
yapmıştır. Bu sırada Millet Çiftliği’nin kuruluşunda, Yürüyen Köşk’ün yapımı ve taşınmasında katkıları olmuştur.

Ve şimdi soralım:

  • Atatürk, çınar var diye küçük bir ev yapılmasını mı istemiş yoksa yapılan köşkün yıkılmasını mı?
  • Köşkün kaydırılmasını Atatürk emir mi etmiş yoksa kabul mü?
  • Bu köşk kıssası böyle değiştiriliyorsa “Milli Mücadele” ve diğer her şey nasıl aktarılıyor?
  • Ulu Önder’in yüceliğini kanıtlamak için olayların değiştirilmesine niçin ihtiyaç duyuluyor? Bunun fark edilmesi, insanların zihnindeki Atatürk tasavvurunu sorgulatmaz mı?

O halde amaç, insanlara Atatürk’ü olduğu gibi anlatmak değil; bir ideal Ulu Önder kurgulamak. Bu Ulu Önder ki hem beşeriyet vasfına sahip hem de öğretisi ve fikirleri üzerine bina edilen Cumhuriyet’in “ebediyet” sıfatı ile bir tür tanrı suretinde tasvir ediliyor; bu ise bana teslisteki İsa Mesih’i düşündürüyor.

O zaman günün fıkrası Binali Bey’den gelsin:

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Akademisyenlik neden boş?

Ürdün’den hayırlı akşamlar,

Başlıktaki soruyu bir arkadaşım biraz önce sormuş. Cevabımı aşağıya yapıştırıyorum:

Esasen daha evvel konuşmadığımız bir konu değil. Başlıca birkaç nokta var:
• Akademi genelde geriden gelir çünkü araştırma yapılması için, araştırılacak şey ortaya çıkıp fark ve tespit edildikten sonra, varsayımlara dayanak olabilecek yeterli veri olması lazım. Bunu siyaset özelinde şöyle ifade ediyorum: İstihbarat örgütleri olayları olmadan tahmin edip planlar ve geleceğe yönelik bilgi toplar; siyasetçiler, medya ve halk, olmakta olan ve gündemi işgal eden şeyler hakkında konuşur; akademisyenler ise olup bitmiş şeyler hakkında entel entel konuşup yazmayı marifet zanneder ve “Bulduk!” diye sevindikleri pek çok şey, ve hatta birçok konuda daha fazla şey, istihbarat kurumları tarafından muhtemelen zaten bilinen ve belki de değiştirilen şeylerdir.
• Akademi, sadece değilse de çoğunlukla egemen fikir ve kavramlar adına yazılan güzellemeler topluluğundan ibarettir. Bilhassa “sosyal bilim” denen şeyler için “tarafsızlık ve nesnellik” asla söz konusu olmaz. Kendi anlatısını hakim kılan, akademinin patronudur. Düşünce/araştırma kuruluşları/think tankler, STK’lar, şirketler ve finansal kaynak/fon sağlayarak belirli projeleri himaye eden uluslararası kuruluşlar arasındaki güçlü bağ da dikkate değerdir. “Sosyal bilim” diye bir şeyin varlığını kabul etmemem de meselenin başka bir yönü. Bizim bölüm özelinde veri analizi ve istatistikten ibaret şeylerin gittikçe artması da bir başka saçmalık.
Şu an aklıma bunlar geldi.

“Geldiği gibi gitti”

Malum bir gazetenin haber başlığı olarak gördüm bu ifadeyi. Mustafa Kemal’in Boğaz’a demirleyen işgalci donanmaları için kullandığı söylenen, kararlılığın ve azmin neticesinde gelen zaferi muştuladığı anlatılan sözler. Şimdi Bulu için söyleniyor bu. “Boğaziçi’ni işgal eden ve gitmeye hiç niyeti olmayan düşman” için. Tabii, Erdoğan tarafından atanıp kısa süre görevde kaldıktan sonra yine Erdoğan tarafından bir “şafak operasyonu” ile, gündemde darbe girişiminin olacağı 15 Temmuz’da sessizce görevden alındığının kastedilmesi de muhtemel.

Bulu’nun süreci yönetemeyen ve Boğaziçi’nde destek bulmak için “siyasete CHP’de başladım”, “ben de Metallica dinlerim” diyen, rektör PKK’lı olsaydı da protesto edecek miydiniz diye soramayan, makamına layık olmayan ve akademiden bihaber, üniversiteyi şirket gibi yönetmek isteyen bir haysiyetsiz olduğu, Erdoğan tarafından da fark edilmiş olmalı. İyi işte, ne güzel, sonunda gitti, diyebilirsiniz. Buraya kadar okuduklarınız ve şahsi gözlemleriniz de bu hadiseyi sevindirici bulmanıza sebep olabilir ama…

Bulu atandığından beri olanlar malum. Protestolardaki bütün taşkınlıklar ve ahlaksızlıklar, benim de tecrübe ettiğimi ve maruz kaldığımı aktarmaya çalıştığım baskıcı ve ötekileştirici tutum apaçık ortada. Şimdi bunların failleri, “ERDOĞAN’I YENDİK!” diyerek bu “zaferlerini” kutlayacak. Sözde rektöre karşı yapılan eylemlerin amacından tamamen saptırıldığını örtmekle kalmayıp, “emsal” niteliğindeki bu “haklı mücadele” sayesinde Bulu’nun gittiğini iddia edecek kadar ileri gidecekler. Protestoların amacından ve samimiyetten uzak olduğunu ifade edenler, belki daha çok dışlanacak. Bulu’nun bir diktatör tarafından atanması ve sonrasındaki müdahaleler, medya gücü ile haklı gösteriliyor, diyenler, şimdi haksız protestoları, Bulu gittiği için haklı gösterebilecek. Şehir için ağlayan Davutoğlu gibi muhalif entel akademisyenlere de malzeme çıkacak. Birilerinin asla anlamayacağından neredeyse eminim ama ben yine ifade ediyorum:

  • Protestoları şiddetle kınayıp lanetlemem, Bulu’yu tasvip etmemi asla gerektirmez. Ya Boğaziçi prensiplerine bağlısın ya da cahil ve gerici AKP’lisin diye kutuplaştırarak siz “çoğulcu” falan olamazsınız.
  • Bulu’yu atamak siyasi otoritenin hakkı değildi. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü de Bulu’nun hakkı değildi; ancak tepeden dayatılmış rektör, mağdur edebiyatı yapıp farklı görüşleri dışlayan “çoğulcuların” hakkıdır. Bulu’nun görevden alınmasını bu protestocular hak etmiyor. Bulu’nun o makamda olmayı hak etmediği gibi.

Bakalım, Bulu’nun yerine kim gelecek? Belki de seçim olur.

Enes DENİZ

Gündemden Notlar

Merhaba,

Uzun zamandır yazamıyordum. Ödevler, sınavlar ve diğer meşgaleler derken vakit bulamadım ama fırsat buldukça yazmaya devam edeceğim.

HAMAS’ın attığı roketler ne kadar etkili?

Mescid-i Aksa ve Kudüs, kurulduğu günden bu yana İsrail’in zulüm ve baskısı ile dünyanın takip ettiği bir dava. HAMAS da İsrail’in saldırılarına roketlerle mukabele ediyor. Bu roketlerle ilgili güvendiğim ve değer verdiğim kişilerle konuştum. Sorumu onlara da sordum. Merak ettiğim şu: Askeri güç ve techizat bakımından HAMAS ve İsrail ordusu mukayese edilirse sonuç ortada. İsrail’in savunma sistemi Demir Kubbe’nin, HAMAS’ın attığı roketlerin önemli kısmını imha ettiği de biliniyor. Boş alana düşenler dışında, imha etmediklerinin büyük bölümünün de bilerek sivilleri, okul ve sinagogları hedef almasına izin verdiği; böylece de saldıranların Müslümanlar olduğunu iddia ettiği ve müdahalelerini meşru gösterdiği görülüyor. Zaten İsrail’in mağduriyet anlatısı, Holokost ile yeryüzünden silinecekken güç bela Kudüs’e kaçıp orada bir devlet kurabildikleri, onun da hala Müslüman Arap devletleri tarafından kuşatılmış ve daima tehdit altında olduğu şeklinde. Hal böyle iken kendilerini mağdur göstermek ve Müslümanları terörize etmek için buldukları en küçük fırsatı büyüterek değerlendiriyorlar. Bu nedenle kanaatim, HAMAS’ın bu şekilde roketler atmak yerine, İsrail’in, HAMAS karşılık vermezken de saldırılarına devam ettiğini dünyaya göstermesinin daha etkili olacağı yönünde. Bu, İsrail’in silahsız sivilleri hedef alarak savaş suçu işlediğini, askeri üstünlüğün ve müdahalenin tek taraflı olduğunu daha net açığa çıkarabilir. Pasif kalıp teslim olmaktan bahsetmiyorum tabii.

Demir Kubbe’nin, HAMAS’ın roketlerinin ancak üçte birini imha edebildiği, bir roket 300 dolar kadar ucuz olabilirken her bir roketi imha etmenin İsrail’e 100 bin dolara mal olduğu gibi bilgilere de ulaştım ama bunların ne kadar doğru olduğu, doğruysa bile 100.000 doların İsrail’e ne kadar zarar verdiği de ayrı bir konu. ABD’nin Irak’ı işgal ederken operasyonunu meşrulaştırmak için Saddam’ı nasıl tehdit olarak gösterdiğini, Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasının nasıl yanlış olduğunu hatırlayınız. Benzer durumun Suriye’de ve başka durumlarda nasıl tekerrur ettiğini düşününüz. Şimdi İsrail de HAMAS’ı acilen yok edilmesi gereken bir tehdit olarak göstermek için roketleri imha etmede yetersiz kaldığı izlenimini veriyor olabilir. Konu ile ilgili bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Eyyüp AKBULUT ve Soruşturması

Viranşehir Cumhuriyet Savcısı Eyyüp AKBULUT, geçtiğimiz günlerde, açtığı Youtube kanalında, pandemi tedbirlerinin hukuksuzluğu, aşı ve maske karşıtlarının susturulması ve aşılama onam formunda rıza alınırken aydınlatma olmadığı gerekçeleri ile soruşturma başlattığını ifade ettiği bir video paylaştı. Değindiği noktalarda haklılık payı var. Kısıtlamalara dayanak olarak sunulan kanunların bu kısıtlamaları yasal kılmadığı, bundan önce de seçkin hukukçular tarafından ortaya kondu. Hastalığın abartıldığı, açlıktan ölenlere aşı satılmaya çalışıldığı, hem aşı hem de maske hakkında olumsuz görüşlerin varlığı, uygulanan tedbirlerin bizzat siyasetçiler tarafından ihlal edildiği de gerçek; ancak bunların hiçbiri Savcı Bey’i haklı falan yapmıyor. Öncelikle, neden bu zamana kadar beklemiş? İkinci olarak, kendileri iddia, sübut ve ispat gibi kavramları iyi bildiğini iddia buyurdularsa bu kavramları niçin doğru kullanmıyorlar acep? Elinde, senin de iddia olduğunu söylediğin şeyler varsa bunlara delil getirmeden sabit muamelesi edemezsin. Maske hakkında olumsuz iddialar varsa sen bu iddiaya dayanıp, bırak, maske takmayıversin, diyemezsin. Maskenin uzun vadeli zararlarından bu kadar endişe ediyorsan virüsün kısa vadeli tehlikesini de göz önüne alırsın ve etkisizliği kanıtlanmadıkça maske takmaktan başka çare olmadığını kabul edersin. ABD’deki gibi halkı sokağa döküp istikrarsızlığa sebep olamayacağını biliyorsan da böyle mağdur edebiyatı yapıp sakin konuşarak tedbirlere karşı destekçi toplamaya çalışmazsın. Hukukçu olarak işinin gereğini yapacaksan şahsi fikir ve hislerinle hareket etmezsin.

WhatsApp geri adım attı.

WhatsApp, dünya çapında tartışılan ve AB ülkelerini kapsamayan gizlilik güncellemesiyle alakalı Türkiye’ye çok özel önem verdi. Daha önce de özellikle Türkiye’ye açıklama yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. Şimdi de verilerimizden vazgeçip en azından müşterileri ellerinde tutmaya razı oldular. Türkiye’de başka alternatiflere ve bilhassa yerli uygulamalara geçiş, diğer birçok ülkeye göre oldukça yaygındı. WhatsApp, gizlilik güncellemesinin yürürlüğe girmeyeceğini belirterek Türkiye’de tekel olarak kalmak istiyor. Zaten bu güncelleme yürürlüğe girse de WhatsApp kullanmaya yine mecbur olacaktık. Güncelleme olmasaydı da muhtemelen verilerimiz yine paylaşılacaktı. Facebook’un bu konuda sicili hiç temiz değil. Verileri toplayıp hem ticari hem de siyasi amaçlarla işledikleri ve manipülatif faaliyetler için kullandıkları biliniyor. İktidarı ifade özgürlüğü konusunda sertçe hedef alanların bu konuda aynı tepkiyi göstermemesi de düşündürücü. Hükümet, ifade özgürlüğünü açıkça konuşmak isterken kısıtlar. Kişilerin en mahrem sohbetlerine dair veri toplama imkanına sahip şirketler ise daha büyük tehlike oluşturabilir. Trump’ı savunacak değilim ama sosyal medya şirketlerinin onu önce seçtirip sonra susturabilmesi, siyasetçilerden daha hakim oldukları anlamına gelebilir. Tüm bunlar yanlış bile olsa, WhatsApp’ın, AB ülkelerinde uygulanmayacağını bilerek bu yeni politikayı yürürlüğe koyması, bize hala üçüncü dünya muamelesi yapıldığının delilidir. Ayrıca, Telegram gibi uygulamaların akıbetinin de aynı olması çok muhtemeldir. BiP gibi yerli uygulamalar ise, milliyetçi romantizm bir kenara bırakıldığında da makul görünüyor. Müşterilerinin neredeyse tamamı sadece Türkiye’de olan bir uygulama, en azından diğer devlerle rekabet edecek duruma gelene kadar itibarını hiçbir şekilde zedelemek istemez. Zaten Türkiye’de geliştirildiği için de KVKK’ye doğrudan tabidir.

Bu arada, tek başına dev şirketlere kafa tutan masum kahraman gibi öne sürülen Elon Musk’a da fazla güvenmemek lazım. Önce BitCoin alıyor ve sonra bir tweeti ile BitCoin çöküyor. Ardından Çin, kripto paraları yasaklıyor ve ikinci darbeyi vuruyor. Zaten, Uygur meselesi de dahil olmak üzere, son gelişmelerin pek çoğunu ABD-Çin mücadelesi çerçevesinde ele almak faydalı olur. Uygur meselesi hakkında da bir yazı yazmak niyetindeyim. Bir de şu Peker vs Soylu meselesi var ama onun hakkında ayrıntılı bilgim yok. Ne olduğunu hala tam olarak anlayamadım.

Bugünlük benden bu kadar. Ödevim var.

Enes DENİZ

Notlar

Uzun zamandır yazmıyordum. Gelecekte bakıp hatırlamak için, son günlerdeki bazı önemli hadiseleri not ediyorum.

  • Mars’ta helikopter uçurmuşlar.
  • Seçkin 12 Avrupa takımı, 3 takımı daha kalıcı üye yaparak, 5 takımın da performansa göre alınacağı bir Avrupa Süper Ligi kurdu. Bildiri UEFA ve FIFA tarafından kınandı.
  • Çad Devlet Başkanı İdris Debi, seçimleri tekrar kazandıktan kısa zaman sonra, isyancılarla çatışma hattına gitti ve hayatını kaybetti.
  • Vaka sayıları rekor kırıyor. Bugün dolar ve euro da yüksek.

Hayırlı ramazanlar!

Enes DENİZ

Bazı Değerlendirmeler

Bakanlardan Art Arda Özürler

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, pandemiden dolayı eğitimi 1 gün erteleyip özür diledi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Muhammed Emin Saraç’ın cenaze törenindeki tedbirsizlik için özür dilemişti. Dilemişti ama orada Erdoğan da vardı. Şimdi Koca’nın istifa edeceği iddiaları var ama iddialar doğruysa Koca’nın özrü ve istifası, Erdoğan’ın ne yapmasını gerektirecek? Erdoğan da mı özür dileyip istifa edecek? İstifa iddiaları doğru değilse de sonuçta Koca’nın sorumsuzluğunu ve özrünü Erdoğan da üstleniyor. Koca, özür dileyip Erdoğan’ı zor duruma düşürdüğü için istifa edecekse de bir Soylu vakası mı tekerrür ediyor? Koca gerçekten affını isteyip istifasını sunarsa ve reddedilirse de bu zamana kadar işini iyi yaptığı gerekçesi ile olabilir. Yapılan hatalar yüzünden kazanımların yitirilmemesini ben de isterim ama bunlar tekrar etmemeli. Koca’nın hatasından ötürü belirli kesimlerin, merhum Saraç ve dini hassasiyetler üzerinden hedef alınması da hoş olmaz.

Hakimler ve Hakemler

Hakan Ural, yakın zamanda kulak verdiğim bir TV yayınında, yargıda ve futbolda adaletsiz kararlarla toplumda huzursuzluk ve adaletsizlik algısı oluşturulmaya çalışıldığını ifade etti. Yıllardır düşündüğüm bir şey bu. Bununla birlikte, Twitter başta olmak üzere sosyal medyadaki tepkilerle sipariş kararlar çıkmasının da hukukla bağdaşmadığını vurgulamak isterim. Kamu vicdanı önemlidir ama böyle tweetlerle hukuk kararı değişmez. Bir şey daha çok retweetleniyor diye hukuki olmaz. Ayrıca, sosyal medyanın ve onu yöneten şirketlerin de kendi değer ve kavramları var. Sosyal medya, klavye kullanıp Internet’e bağlanma becerilerinde derin ilim ve uzmanlık (!) sahibi olan her bireyin dilediğince saçmaladığı anarşik bir ortamdır. Bu anarşi ise ancak şirketlerin keyiflerince aldığı engelleme, askıya alma ve yaptırım kararları ile bozulur. Hükümetlerin benzer adımları atması ise “diktatörlük”tür. Ne tesadüf ki, bu “otoriter rejim” algısının oluşmasında sosyal medyanın payı oldukça büyüktür. Hal böyle iken, popüler olma dürtüsünün ve manipülasyonun egemen olduğu platformlarda çok paylaşılan bir şeyin hukuk (!) kararlarına kaynaklık etmesi, manipüle edilen kitlelerin diktası ve çok adam rejimidir. Pardon, adam değil, birey demeliyim; zira sosyal medya cinsiyetçiliği kınar. Pek çok tweet-i şerifte, liberal değerlere iman ve onlarla amel etmenin her bireye vacip olduğu açıkça buyurulur. “Doğru” bir şey, doğru olduğu için değil, “doğru” olduğu için dayatılır. Herkesin kabul etmesi beklenen değerler, gerekçe sunulmaksızın normlaştırılır ve itiraz etme özgürlüğüne de “özgürlükçü demokrasiler”de yer yoktur. Özgürlükçüyseniz insanlara sorgulama ve itiraz etme özgürlüğü de tanırsınız. “Değerlerinize gerçekten güveniyorsanız bu itirazları da, ne kadar “yanlış” olursa olsun, dinleyip cevaplarsınız ki çürütülsün. İddia ettiğiniz gibi “bireyci” iseniz de insanların muhakeme edip vicdanları ile hükmetmesini savunursunuz ve değerlerinizin doğruluğuna sağduyulu herkesi bu şartlarda ikna edersiniz.

28 Şubat’ı esef ve ibretle anıyorum.

Enes DENİZ

Son Olaylar Hakkında Kendime Notlar

Konu, başta Twitter olmak üzere sosyal medyada ve ülkede yeterince gündem oldu zaten. Gerekenler de az çok yazılıp çizildi. Benim ekleyeceğim fazla şey olmayabilir ama başta kendim için yazacağım.

Bulu’nun atanmasından sonra genel bir memnuniyetsizlik ortaya çıktı ve ama bir grup tepkileri domine ederek kabul edilemez yerlere taşıdı. Radikal ve terörle ilişkili grupların ardından bu kez LGBTI+ sahneye çıktı. Kabe’nin fotoğrafını yere serip üzerinde LGBTI+ bayrağı dalgalandırmışlar. Bunun rektörle alakasını açıklayabilen yok. Her fırsatta özgürlük, çoğulculuk, ötekileştirme diye bağıranların yaptığı ahlaksızlığın Boğaziçi prensipleri ile nasıl bağdaştığını da açıklayabilen yok. Karşı çıkan öğrenciler linç kampanyasına maruz kalıyor ve hocalar da yapılan ahlaksızlığı destekliyor. Burada paylaşmam uygun olmayabilir ama aldığım maile göre yazıyorum. Ben ahlaki bir yargı belirtmeden sadece yapılan şeyin tutarsızlığını ifade ettiğim için bir WhatsApp grubundan çıkmak durumunda kaldım. Maili aldığım hocanın dersinin grubundan… Daha önce de 2017 girişliler için olan bölüm grubundan çıkarılmam talep edilmişti. Genel Facebook grubundan da çıkarılanlar var. Öğrenciler fişleniyor ve haklarında toplanan bilgilerle isim ve numara listeleri hazırlanıp hocalara gönderilecekti. Listedekilerin disiplin kuruluna sevki, yurtdışında ve yüksek lisans için akademik imkanlardan mahrum kalmaları ve üniversite ile ilişiğinin kesilmesi gibi taleplerde bulunulacaktı. Bugün hocaların yaptığı açıklama her ne kadar durumun farkında olduklarına delalet etse de listeyi hazırlayanların vazgeçtiği yönünde kanıta rastlamadım. Açıklama da zaten LGBTI+’ların üstüne fazla gelmeyin çağrısının yuvarlak cümlelerle ifadesiydi. Polis öğrencileri kutuplaştırırmış. Polis giderse her şey bitermiş. Boğaziçi’nde hoşgörü ve özgürlük varmış. Dışlayıcı hareketlerden kaçınmalıymışız. Boğaziçi ilkelerine bağlı olmalıymışız. Bu ülkenin çoğunluğunun Müslüman olmasını, Kabe’ye saygısızlığın ahlak dışı görülmesini bir kenara bırakacak olsak ve meseleyi etikten tamamen ayrı düşünsek bile yapılan şey tutarsızdır ve Boğaziçi ilkeleri denen şeylere polisten daha fazla zarar verir. O halde, LGBTI+ öğrenciler Boğaziçi’nden giderse her şey biter, mi diyelim? İktidarın uygulamaları yapılan ahlaksızlığı meşru mu kılıyor?

Boğaziçi ilkeleri denen şey, liberalizm ile Marxizmin garip ve fazlasıyla esnek bir karışımıdır. Liberalizmden özgürlük ve çoğulculuğu, Marxizmden eşitliği almışlar, Boğaziçi felsefesi yapmışlar. Aşırı sol gruplar üniversiteye hakim olmak için liberalizmden yararlanıyor, liberallrrer ise özgürlük ve çoğulculuk vurgusunu radikal sol adına yapıyor. Kimse de bunlara, tamamen zıt ideolojileri nasıl bu kadar ustaca bir araya getirebildiklerini sormuyor. Kendilerine göre bir çoğulculuk tanımları var ve belirli grupları mağdur kategorisine almışlar. Kadın ve LGBTI+ hakları ve Kürt sorunu, onların çoğulculuk zırvalarının öncelikleridir. BÜTAT’ı ben de asla tasvip etmem ama Boğaziçi’nde BÜTAT milliyetçi olduğu için dışlanırken Kürtçü teröristlerin nasıl üniversiteye hakim olduğunu da kimse sormaz. Mağdur görünüp ağlayan ve ötekileştirildikleri iddiasıyla dokunulmazlık elde edip her türlü ahlaksızlığı sergileyen LGBTI+ topluluğunun başka değerleri hedef alırken tepki görmeyip üstelik desteklenmesini de kimse açıklayamaz. Benim LGBTI+ bireylerle, onlar bana insan muamelesi ettikçe ve farklı grupların değerlerini hedef almadıkça şahsi bir sıkıntım yok. Amacım da herhangi bir gruba ait şahısları hedef almak değil. Sadece, tanık olduğumuz ahlak dışı tutarsızlıkları eleştiriyorum. Çoğulculuk diyorlarsa herkes için çoğulculuk. Kendi tekellerindeki bir çoğulculuktan bahsediyorlar ama bu tekilciliktir. Yapılan eylemler de samimiyetsizve amaçsızdır. Rektörle sıkıntın varsa sakince protesto edersin. Amacın belirli değerleri hedef almayı özgürlük olarak kabul ettirmekse de rektörü falan bahane etmezsin. Şunu da çok kesin ifade ediyorum ki bir LGBTI+ gerçekten hedef alınsaydı geniş çaplı ve çok şiddetli tepki gösterilirdi. Şu anda bile gösterilmiyor mu? Bazılarına sorsanız mağdurlar yine onlar değil mi? Başka kesim ve değerleri hedef alırken bile algı yönetimi ile mağdur görünenler, gerçekten hedef olduklarında ne yapardı, düşünmek lazım. İşte rektörümüzü kendimiz seçeriz diye bunca ağladıkları bu Boğaziçi prensipleri bunlar. Bu yüzden tekrar ifade ediyorum: Kendi prensiplerini herkese dayatmayı mübah ve gerekli görenlere tepeden atanmış rektör müstehaktır.

Enes DENİZ

Masum Kurtarıcı Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Ahir zaman içinde, kalbur saman içinde, liberal ve “demokratik” Türkiye AB’nin peşinde sürünürken, FETÖ ile ABD ülkeye hakimken, 28 Şubat’ın izi henüz taze iken bir Ahmet Hoca varmış. İlkeli bir akademisyen olan hocamız, okuduğu makalelerden aldığı feyiz ile Gül ve Erdoğan’ın danışmanı ve dışişleri bakanı olmuş. Bu arada bir de İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurmuş ki kendi gibi ilkeli ve duruş sahibi gençler ve akademisyenler yetişsin. 2014’te başbakan ve AK Parti genel başkanı olan hocamız, 2 yıl sonra istifa etmiş başbakanlıktan. Artık Türkiye liberal değilmiş. AK Parti, zulmün intikamını zulümle alamazmış. Elde edilen kazanımlar kıymetini ve anlamını yitirmiş. İstişare edilmez, farklı fikirler görmezden gelinirmiş. Erdoğan tek adammış ve hocamız da sözde başbakan olarak Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur kalmış. Gayri kalamazmış AK Parti’de. Siyaseti de bırakmış. Akademisyen olarak ilmi çalışmalar yapıp Ahmet Hoca olarak kalacakmış. Siyasete tekrar girerse Ahmet Hoca ölürmüş. Gençleri de bilinçlendirip kendi safında toplamak için nice konuşmalar yapmış hocamız. Zaten en başından beri ideali, ilkeli akademisyenler yetiştirmekmiş.

Derken, hocamız siyasete girmeye karar vermiş, girişte de Ahmet Hoca’yı görüp öldürmüş. 7 Haziran dönemini gündeme getiren hocamız, başbakanlığı dönemindeki defterleri açmakla tehdit etmiş Erdoğan’ı. O dönemde Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur olan, susan hocamız, şimdi konuşabilirmiş. Tweetleri ile de Erdoğan’ı eleştirir, makalelerinden aldığı feyiz ile millete rehberlik edermiş. Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı duruşunu ifade edermiş. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına tepki göstermiş. Şehir’i de düşünce hocamız iyice öfkelenmiş. Daima kazanımlardan dem vuran Erdoğan ve destekçileri, Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını duvarlarına assınmış. Bu bir 28 Şubatmış. Ahmet hocamız Şehir’i yeniden kurmadan ölmek istemezmiş. Sonra “İstanbul Sözleşmesi” tartışılmış.

Bir gün, Erdoğan Boğaziçi’ne bir rektör atamış. Bu rektör, bir zamanlar İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dekanmış. Ahmet hocamız da rektörü sertçe eleştirmiş. Şehir’i yeniden kurunca bu rektörü Boğaziçi’nden alıp dekan yapar mıymış acep?

Muhalif tavrını bu zamana dek sürdüren hocamızın genel başkan yardımcısına saldırı olmuş. Hocamız demiş ki: Erdoğan vesayet altındaymış ve Özdağ’a Bahçeli’den dolayı geçmiş olsun diyememiş. 28 Şubat artıkları Erdoğan’ı ve milleti kuşatmışlar. Erdoğan seçimi kazansa da tasfiye edilecekmiş. Erdoğan ve Davutoğlu gibi karizmatik liderleri kullanan vesayetçiler, oyu onlar alsın, ülkeyi biz yönetelim, derlermiş.

O halde hocamıza sormalı: Erdoğan 28 Şubat’a mı imza attı yoksa vesayetçiler tarafından kuşatılıp mecbur mu bırakıldı? Erdoğan “tek adam” mı yoksa halkın desteğini alan ama vesayetçiler tarafından zor durumda bırakılan bir lider mi? Bir kişinin söylemleri nasıl bu kadar kısa zamanda değişebilir? Daha birkaç gün öncesine kadar rektör atamasından ötürü Erdoğan’a sertçe yüklenen hocamız, şimdi nasıl onu müdafaa eder oldu? Erdoğan’ın ittifakı genişletme çabası bu kadar çabuk mu sonuç verdi? Siyasete girersem ölür, dediği Ahmet Hoca’yı öldüren zatın istifa ettiği AK Parti’ye şimdi tekrar destek vermesine şaşırmam ama daha önceki tutarsızlıkları en azından biraz inandırıcı oluyordu. Artık kendi iddialarıyla çeliştiği açıkça görülüyor. Erdoğan’a muhalif elitist entel mütedeyyinler de Ahmet hocalarının masum kurtarıcı rolüne kendilerini fazlasıyla kaptırmış durumdalar. Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Davutoğlu’nun da doğru eleştirileri vardır. Ayasofya’nın vakıf olduğunu, dokunanın lanetleneceğini söyleyenlerin Şehir’i kapatması yanlış ve tutarsızdır mesela. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanması da önemli bir hatadır; ancak, sadece muhalif ve ilkeli olduğunu iddia ettiği için Ahmet hocanıza adeta peygamber gibi muamele edemezsiniz! Erdoğan’a “kibirli tek adam” derken, “Anadolu’ya çıkarım ve sadece esselamu aleyküm derim, bütün Anadolu’yu ayağa kaldırırım.” diyen Sayın Davutoğlu’nun ne kadar tevazu sahibi olduğunu da düşünmekte fayda var.

Enes DENİZ

Bu rektör meselesini bir de benden dinleyin.

https://meydan1.org/2021/01/05/bogazici-universitesinde-kayyum-rektore-karsi-yapilan-eyleme-katilanlara-polis-baskini/
https://twitter.com/gazeteduvar/status/1346352928060276736?s=09

Yazdıklarım tamamen şahsi ve bağımsız görüşlerimdir. Herhangi bir gruba bağlı olmadığım ve üniversitenin öğrencisi olarak yazdığım için tarafları sükunetle ve eleştirel değerlendirebildiğim kanaatindeyim. Bu zamana kadar konu hakkında yapılan açıklamaların siyasi ve taraflı beklentilerle ve algı yönetme hedefi ile yazılmış olduğu yönündeki gözlemim, beni, kendi görüşlerimi ifade etmeye yöneltti. Okuyuculara fikir verip bakış açısı kazandırmaktan daha fazlasını beklemiyorum. Tenkit edilmem tamamen tabiidir ama samimiyetsizlikle itham edilecek olan ben olmadığım için içim rahat.

Üniversitemize Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, son yasal düzenlemelere uygun, ancak yanlış bir rektör ataması yapıldı. Boğaziçi gibi bir üniversiteyi kontrol etmeye ve/veya değiştirmeye yönelik bu atama, usul ve yöntem bakımından makul değildi. Özgürlüğün alabildiğine istismar edildiği ortamlara müdahale edildiğinde, müdahalenin şekli ne olursa olsun, şiddetli tepki gelir. Boğaziçi’nin kendi felsefesinin ve anlayışının olması da bunu kaybetme korkusuyla tepkiyi artırır. Bu felsefe değişmedikçe, rektörü değiştirmek, Boğaziçi kültürü olarak ifade edilen anlayışın daha fazla savunulmasından başka fazla sonuç vermeyebilir. Boğaziçililerin geleneksel ve bilhassa sosyal medyayı iyi kullanmaları ve kullananlar tarafından desteklenmeleri, örgütlü protesto heves ve becerileri, iktidarın otoriterlik ve kutuplaştırma ile fazlaca itham edilmesi gibi faktörler de sonuç alana kadar şiddetle tepki göstermelerine sebep olacaktır. Ayrıca, atanan rektörün makamına layık olmadığı yönünde güçlü bir kanaate sahibim. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde yüksek oranda intihal belirlendi. Genel manada akademik kültürden uzaklığı da, kullandığı CEO dilinden anlaşıldığı üzere, Boğaziçi’ni bir şirket gibi yönetmek istemesine sebep oluyor. Önceki rektör Mehmed Özkan yine atanmıştı ama üniversite içinden ve halihazırda rektör yardımcısı olduğu için şimdiki pek çok kişi, Özkan’a razı oluyor. Ancak, ben Mehmed Özkan’ın atandığı dönemi düşünüyorum da, ona gösterilen tepkiler de Melih Bulu’ya gösterilenden çok hafif değildi. Şimdi, Özkan’ın Boğaziçi prensiplerine uygun çalıştığı söyleniyor; ancak atandığı dönemde o da “KAYYUM REKTÖR İSTEMİYORUZ!” sloganlarıyla protesto ediliyordu. Ayrıca, Mehmed Özkan’ın şu anda Melih Bulu’ya tercih edilmesinin önemli bir sebebi de güvenlik güçlerinin kampüslere girişine izin vermek istememesiydi. Geçmişteki ve 3 yıl önceki terör yanlısı protestoların bundan sonra da yapılabilmesini mi istiyorlar? Çoğulculuk ve özgürlükçülük dedikleri şeyler bunlar mı oluyor? Rektörlerini kendilerinin seçmesi ve Boğaziçi prensiplerine uygun olması gerektiğini sürekli vurguluyorlar. Yeni rektörden de bu prensiplere bağlı kalmayı taahhüt etmesi istenecek. O halde soruyorum: Kendi prensiplerine uymayanları kabul etmeyenler, özgürlükçülüğü ve çoğulculuğu bu prensiplere dahil edebilir mi? Bu prensipler, Boğaziçi’ni meydana getiren kolektif iradenin sonucu olarak değişken midir yoksa taviz verilemez kalıcı ilkeler ya da dogmalar mıdır? Mahir Ünal’ın sorusunu da burada yineliyorum: Rektör HDP’nin söz sahibi olduğu bir hükumet tarafından atanmış olsaydı ya da HDP ile yakın ilişkisi olsaydı şu an gösterilen tepkiler gösterilecek miydi?? “AKP’li rektör” dendiği gibi “PKK’lı rektör” de denecek miydi? Eylemler esnasında aşırıya gidildiği itiraf ediliyor ama bundan daha fazlası söylenmiyor. Eylemleri domine eden radikal grubun bütün öğrencileri temsil etmediği de itiraf ediliyor ama bunların neden bu kadar ön plana çıkabildiği sorgulanmıyor. Öğrencilerin %80’-90’ı eylemlerin farklı yönlere çekilmesini istemezmiş. Peki, bu %80-90 diğer %20’ye karşı çıkamazken Türkiye’nin yarısının seçtiği iktidar nasıl yoksayılıyor? Terörle ilişkisi sabit olan ve %10’un oyunu alan malum partiye sahip çıkılırken %50’yi bulan iktidar oyları nasıl yoksayılıyor? Bu da mı çoğulculuk oluyor? Boğaziçi’nin prensiplerini %10’luk radikal grubun belirlemesi engellenmezken Türkiye’nin yönetim şeklini %50 ile belirleyen iktidara nasıl karşı çıkılıyor? Her şey sayıysa, demokrasi oylarla yürürse, çoğulculuk bir kişiyi bile ihmal etmemekse, HDP’ye de bu ülkenin vatandaşlarının %10’u oy vermişse Cumhur İttifakı’na da %50’den fazlası oy verdi. Cumhur İttifakı’na, ne kadar oy aldığına bakılmaksızın karşı çıkılması meşru ise bunu HDP için yapmak da pekala meşru olmalıdır. %50’yi yoksaymak meşru ve gerekliyse %10’a karşı çıkılması nasıl özgürlüğe aykırı oluyor? Benim özgürlük sınırlarımı aşmak dışında her şeyde özgürsün diyenler özgürlükçü mü oluyor? Üniversiteyi %10’un domine etmesine, Boğaziçi Dayanışması ismiyle kurulan bir terör yapılanmasının Boğaziçi dayatışmasına karşı çıkamayanların, ülkenin %50’sinin seçtiği cumhurbaşkanı tarafından atanan rektöre karşı çıkmaları haklı değildir. Kendi prensiplerini asırlardır dayatanlara böyle tepeden rektör atanması müstehaktır. Sanmam ya, belki ders alırlar…

https://www.google.com/amp/s/www.gzt.com/amphtml/jurnalist/bogazici-universitesinde-teror-sevici-ogrencilerden-afrin-sehitlerine-hakaret-3160579

Konuyla ilgili hem hükumetle hem de atamayı protesto edenlerle mesafesini ortaya koymayı deneyen ama başaramayan bir de BİSAK var. Üç yıl evvelki Afrin/lokum olaylarını çok çabuk unutmuş olmalılar ki şu anki protestoları sadece aşırılık olarak niteliyorlar. En çok kendilerinin baskı altında kaldıkları, Boğaziçi prensiplerine uymak ve baskı görmek arasında seçim yapmaya mecbur oldukları iddialarını da çok çabuk unutmuşlar ki atamaya gösterdikleri tepkiyi Boğaziçi’ndeki baskıcı ortama göstermekten acizler. AK Parti ile bir oldukları algısını yıkmaya o kadar odaklanmış olmalılar ki Boğaziçi ile bir göründüler. İsmini vermeyeceğim bir Boğaziçi hocasından şunu bizzat duydum: 2018’de BİSAK ikna edilmeye çalışılmış ama hassasiyet göstermiş ve kabul etmemiş. Şimdi Boğaziçi kurum ve kültürünü korumaya onlar da başlamış ve bu mutlu ediciymiş.

3 yıl önceki lokum olayı esnasında yapılan terör yanlısı eylem, Boğaziçi prensiplerine bağlı kişiler tarafından terörle ilişkilendirilmiyor. Bu durum itiraf edilmiyor. Protesto etme hakkına sahip olduğumuz, bunun, özgürlüğün bir gereği olduğu söyleniyor. BİSAK, lokum olaylarında teröristlerin hedefi olan kulüp de şimdi Boğaziçi prensiplerine uymaya başlamış göründüğü için hocalarımızı mutlu ediyor. Terörü özgürlük olarak kabul etmek de bu prensipleri içeriyor. Bundan sonra yine bir terör olayı olsun da karşı çıkmaya çalışsınlar bakalım! Yine baskı altında kalsınlar da mağduriyetlerini dile getirmeye çalışsınlar. “Siz bizim prensiplerimize uymaya başlamamış mıydınız? Yine mi vazgeçtiniz? Taviz yoksa destek de yok.” cevabına nasıl karşılık verecekler? O vakitten sonra muhatap olarak kimi bulabilecekler? Talep ve mağduriyetlerini kime anlatacaklar? AKP’li rektöre mi, Boğaziçi’ne mi? Herhalde Ahmet Hocaları Şehir’i tekrar kurunca oraya gidecekler. Açıklamalarındaki akademi vurgusu da bu elitist tavrın neticesi midir?

AK Parti kurulmuş ve seçilmiş, iktidarı kaybedebilecek bir partidir. Boğaziçi ve prensipleri ise bir buçuk asırlık geçmişi, köklülük ve özerklik iddiası ile dokunulmaz sayılır. AK Parti’ye tepki göstermek, Boğaz’ın muhalif rüzgarına kapılmak kolay. Gösterebiliyorsanız Boğaziçi’ne de tepki gösterin de görelim!

Not: “Liberal Müslüman” taifesinin BİSAK’a bakışının nasıl değişeceğini de merak ediyorum. Açıklamalarına DEVA desteği geldi sonuçta.

Dertli kişinin davası olur. DEVA’sını bulan, davasını kaybetmiştir.

Enes DENİZ

Yeni rektörümüz hayırlı olsun…

Önceki rektör Mehmed Özkan ile alakalı büyük çaplı bir rahatsızlık vardı zaten. Bugün de yeni rektörümüz atanmış. Yakın zamanda, pandemiye rağmen eğitimin katı yürütülmesi ve öğrenci taleplerinin dikkate alınmaması da çokça protesto edilmişti. Bunca memnuniyetsizlik içinde böyle rektör atanırsa, atanan rektör de üniversitenin ve akademinin ilkelerinden bihaber olursa olacağı budur zaten.

Hem sosyal medyada hem de bir araya gelinerek tepki gösteriliyor ve gösterilecek. Twitter’da #KayyumRektörİstemiyoruz etiketi ile protesto ediliyor. Pazartesi saat 14.00’de de Güney Kampüs’te eylem yapılacak. Boğaziçi zaten en başından beri özerk ve muhaliftir. Sosyal medya farklı görüşlerin bilhassa gençler arasında yayılışını hızlandırmışsa da Boğaziçi, yabancı menşeli fikir ithalatı konusunda Türkiye ortalamasından yıllarca ileridedir. Bunu rektörle kontrol etmek, üniversitenin felsefesi değişmedikçe zor olur ve ters etki yapar. Ben her şeye bağırıp başka sesleri bastırmayı ve gerginlik çıkararak eylem yapmayı hobi edinmiş, kendi sesini duyurmak iddiası ile kibirli davranan gereksiz aktivistlerden değilim. İktidara sadece muhalefet için, her ne şartta ve ne pahasına olursa olsun muhalefet eden taifeden de değilim. Akademiye tapınan entellerden de değilim. Dersleri, eğitim şeklini ve sürekli propagandası yapılan fikirleri nasıl gördüğümü de bilenler bilir; bilmeyenleri de öğrenmekten alıkoymuyorum. Tüm bunlarla birlikte, sıradan bir öğrenci olarak soruyorum: Boğaziçi doktora tezinde intihal yapmış beyefendi rektör oluyorsa ben niye yapmayayım? Dersleri anlamsız buluyorum ama neticede diploma denen muazzam şeyi almak için biz bunca emek veriyoruz. Bütün derslerimizin izlencelerinde (syllabus) akademik dürüstlük vurgulanır ve intihal, öğrencinin ödevden F alması, disiplin kuruluna sevki ve asistan olamaması gibi yaptırımlarla sonuçlanır. Şu anda hatırladıklarım bunlar. Biz asistan bile olamıyoruz; beyefendi rektör oluyor. Tabii, bunun neden atama kararından hemen sonra ortaya çıkarıldığını ve o tezi Boğaziçi hocalarının nasıl kabul ettiğini de kendime soruyorum.

Hayırlısı…

Enes DENİZ

Laik İmamoğlu

Vizelerle ve üniversite dışındaki sınavlarla meşgulüm. Albayrak’ın istifası, Merkez Bankası başkanının tekrar değişmesi ve Erdoğan’ın ekonomi ve hukukta reform açıklamaları hakkında yazacaktım. Başlıkla bunların ne alakası var, derseniz onu da izah edeceğim. Ekonomi ve hukuk, muhalefetin iktidara en çok yüklendiği iki alan. İktidar bu alanlardaki uygulamalarında bunca direnmişken şimdi reform vaadi her ne kadar sözlük manası ile büyük değişimleri çağrıştırmalı ise de Erdoğan’ın itibarını olumlu etkilemedi. Reform olarak tanımladığı şey muhalefetin beklentilerinden tamamen farklı ve alakasızsa bile hukuk, ekonomi ve reform kelimelerini bir arada kullanmış olması, muhalefetin sert eleştirileri için yeterliydi.

Gelelim Ekrem Bey’e. Çeşitli şekillerde gündemde kalmayı başaran kahramanımız, bu defa da tek parti devrine özlemini dile getirmiş. Türkçe Kur’an’dan sonra Itri’nin tekbirini de yapmışlar. Ekrem Bey başkan olmak için Arapça okumuştu Kur’an’ı. Şimdi değişim başlattığı mesajını mı veriyor, 2023’te zaten iktidarı ele geçirince bunlar unutulur diye düşünüp hazırlık olarak laik Türkiye için adımlarını mı sıklaştırıyor, bilmiyorum. Bildiğim şu: Ekrem Bey Kur’an okuyarak başkan olmuşsa ve şimdi makamlı meal okutuyorsa bundan sonra iktidara asla din istismarı eleştirisinde bulunamaz. Ekrem Bey’e sahip çıkmaya devam ettikçe Millet İttifakı unsurları da asla Erdoğan’ı din istismarı ile eleştiremez. Erdoğan eleştirilemez demiyorum. Millet İttifakı Erdoğan’ı din istismarı ile itham edemez diyorum. Millet İttifakı ne mi? Hani şu Temel Bey’in de olduğu ittifak var ya, o işte. Bu arada, Ekrem Bey Macron’dan mı ilham almış diye sormadan edemiyorum. Sonuç olarak, Cumhur İttifakı’nı yobazlıkla, diktatörlükle, insan hak ve hürriyetlerini yoksaymakla, gericilikle eleştiren iç ve dış unsurlar, bunları yapmayı veya desteklemeyi terk etmedikçe eleştirilerinde asla samimi olmayacaklardır. İmamoğlu Erdoğan’ı devirmek için geçici çözümdür, diyenler, müstebid Sultan’ı deviren İttihad ve Terakki Fırkası’nın gerçekten mürriyet getirip getirmediğini araştırsınlar. Payitaht izleyerek değil; konu ile alakalı güvenilir kaynakları okuyarak. Muhalefeti sert şekilde eleştiren herkesi yandaşlıkla itham etmenin ne kadar özgürlükçü olduğu üzerinde de düşününüz. Ayrıca, muhalif de iktidarı destekleyen kadar yadaştır. Yandaş taraflı olandır. İktidarın tarafında olan yandaşsa muhalif olan da tarafsızlık iddiasında bulunamaz. Muhaliflik tam olarak bir şeyin aksini desteklemektir zaten. Aksini desteklediğiniz şey bir tarafsa ve onu destekleyenler de yandaşsa siz de karşı tarafı destekleyen yandaşlar olursunuz.

Son olarak, tek parti döneminde kalan (?) baskıcı uygulamaların artık Atatürkçüler tarafından da tasvip edilmediğini söyleyenlere, yukarıda yazdıklarım doğrultusunda soruyorum: Sadece küçük bir İBB’nin başkanı olduğu için İmamoğlu’nu eleştirmeyelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zorbalığından kurtulmalıyız demek makul mü? İşlerine gelince İmamoğlu’nu, Erdoğan’ı devirmek için ilk büyük adım olarak görenler, işlerine gelince onu küçük ve masum bir İBB başkanı olarak görüp mazur görmemizi mi bekleyecek? İBB başkanıyken böyle işler yapan bir adamın Cumhurbaşkanı olması halinde yapabileceklerinden kaygı duymayalım mı? Erdoğan’ın tek adam rejimi devrilince kurulacak özgür (!) ve huzurlu (!) Türkiye hayalinizde İmamoğlu’na yer var mı, yok mu?

Enes DENİZ

z kuşağı şiiri

2000+dır z kuşağı

onun çağına denir uzay çağı

küçümser mektup tv ve uçağı

bilinmez ne diyip ne yapacağı

yaratıcıdır tanımaz hiç sınır

dünyayı kendinden ibaret sanır

kişi z kuşağı üyelerini

paylaşımındaki isyandan tanır

bireydir farklıdır ve tektir

herkes onu dinleyecektir

z kuşağında büyük baskı kuran

en önemli şey gelenektir

yaşamına karışır büyükleri

kişisel tercihidir giydikleri

z kuşağının temel ihtiyacı

bi wifi bi de hak ve özgürlükleri

2 kelimesinden 3ü küfürdür

izler komik videolar ve güldür güldür

ciddi bir şey diyen herkes

boş yapan bir özürlüdür

kul hakkı çoktan outdated oldu

insan hakları bile unutuldu

işkence gören sokak köpekleri

ölen insanlardan üstün tutuldu

ister ki beğenilsin her paylaşımı

der ki kıyafet gibi değiştiririm kız/erkek arkadaşımı

en çok sinirini bozan şey ise

mobil veri/kota aşımı

kendi çok şey bilirmiş gibi

aşağılar ülkenin %50sini

ülkeye demokrasi getirir

çevre için yaptığı masum eylemi

etiketlemeye ve önyargılara

şiddetle karşı çıkar

en güvenilir veri olarak

takipçi sayısına bakar

herkes özgür olsun ister

normu normları yıkmaktır

yapılamayacak tek şey ise

z kuşağına karşı çıkmaktır

muhalif olmaktır felsefesi

hep yüksek çıkmalıdır sesi

söyledikleri ise yalnızca

batıda denenlerin türkçesi

büyüklerinden hiç saygı görmez

onun sorunlarına akılları ermez

zaten bu devirde hangi genç

ilişkisel sorunlarından dolayı depresyona girmez

noktalama yapmaz gönderir emoji

görüntüden ibarettir imajı

fenomen olmaktır yaşam amacı

asdhshsjsjsjsjsjsjshsj

Enes DENİZ

Ali Karahasanoğlu’nun Bir Yazısına Cevap

Başlıkta “Cevap” yazdım ama galiba “Soru” desem daha iyi olacaktı. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Siyasi anketleri bir yana bırakın da, tüm vatandaşların anonim olarak dinini belirttiği bir anket yapın bakalım! Vatandaşlarımızın yüzde doksan sekizi Müslümanmış ve inancı gereği beş vakit namaz kılarmış. Subhanallah! Diğer yüzde 2’nin tamamı da nereye gitsem benimle mi ki ben aksi durumdaki bunca kişiyle karşılaşabiliyorum?

Hamasi iyimserliği bir yana bırakın, bu vatanın hamuru İslam’la yoğurulmuştur söylemine, o hamura fazlaca su katıldığı hakikatini de ekleyin ve bir kez daha düşünün. Tefekkür edin.

Gençlerin, siyasi iktidar ve diğer İslamcı yapılar hakkındaki kısmen manipülatif propaganda neticesinde İslam’a nasıl cephe aldığını biraz olsun araştırın.

Yakın zamanda Nihat Hatipoğlu bira içen kızlar görmüş de hayret etmiş. Aman, daha fazlasını görse hocamızın sıhhati bozulurdu maazallah!

Kuşak çatışması denen şey hep gündemdeydi ama bir genç kardeşiniz olarak muhterem büyüklerime, bunun son yıllarda dehşet verici bir hal aldığını ve doğru şeylerin ivedi surette yapılmasının da zaruri olduğunu söylemeyi vazife addederim. Gençleri kendi dünyanızdan görmeniz, elim bir felaketin habercisi olabilir. Biz masum değiliz ama siz bizi anlamak için ne yaptınız?

Eski/yeni Türkiye söylemini de sadece siyasi bağlamda kullanmayı bırakıp bir de sosyolojik mukayese yapın. Ve sorun. Siyaset ve hizmetler hakkında değil, toplumun ve gençlerin tavır ve fikirleri hakkında sorun. Nerdeeeen nereye?..

Erdoğan’ın, Ermeni ve Kıbrıs meseleleri başta olmak üzere dış politikadaki çıkışlarını, muhaliflere verdiği cevapları dinleyip hamasete teslim olarak gerçek dümyayı unutmayın. Aynı Erdoğan’ın, Batı taklitçiliğini, sapkın ideolojileri ve fikri iktidar kavramını son zamanlarda gittikçe artan şekilde vurguladığı konuşmalarını da dinleyin ki kurduğunuz büyük Türkiye hayali kabusa dönmesin.

Enes DENİZ

Türkiye’de “Kürt” Varlığı için İki Ciddi Tehdit: Ezan ve Kurban

Bundan 6 yıl evvel birileri, Kobani’nin “cihatçı teröristler” tarafından kuşatıldığı iddiasıyla, “Kürtleri” “cihatçılardan” korumak gerekçesi ile halkı sokağa çağırdı. Kurban kesiminden elde edilen eti ihtiyaç sahiplerine teslim etmek isteyen “cihatçı” Yasin Börü, bu “demokratik ve barışçıl” gösteriler esnasında “özgürlük savaşçıları” tarafından öldürüldü.

Birkaç ay önce ise Ankara’da bir cinayet işlendi. İddiaya göre maktul, Kürtçe müzik dinlediği için vahşice katledilmişti. “Cihatçılar” Yasin Börü’nün intikamını mı almak istemişti acaba?

Kısa süre sonra resmi makamlardan gelen açıklamalarla öğrendik ki vaziyet bundan çok farklıydı. Barış Çakan, “barış ve demokrasi için mücadele eden” her “direnişçi” gibi Kürtçe müzik dinlediği için değil, her “cihatçı” gibi ezana değer verdiği ve aslında müzik dinleyenleri uyardığı için öldürülmüştü.

Ezana saygılı olunmasını istediği için katledilen bir genci ırkçı ve manipülatif provokasyonlarına alet etmeyi ustalıkla başaranlar ise bu kurgulanmış Barış Çakan’a verdikleri değeri Yasin Börü’ye asla vermeyeceklerdi. Tabii, Barış Çakan’ın aslında ezana saygılı olunmasını istediği için katledildiğini öğrenen bazıları için Yasin Börü de artık o gerçek Barış’tan çok farklı olmayacak. İkisi de “cihatçı” neticede.

Neden, olaylardan 6 yıl sonra operasyonlar yapıldığını soranlara gelince, emniyet güçlerinin olaylar esnasında neden hiçbir şey yapmadığını bilmek çok daha öncelikli olabilir.

“Cihatçı teröristlerin” “özgürlükçü aktivistlerce” katline ve emniyet güçlerinin tepkisizliğine ilişkin şu videoyu izleyebilirsiniz.

Bu 6-8 Ekim olayları yeni kararlarla tekrar gündeme gelmişken ve Karabağ meselesi de gündemdeyken şunu da sormuş olayım: AK Parti’nin siyasi menfaat gözeterek ülkücü, ulusalcı ve diğer milliyetçi gruplarla ittifak yaptığını vurgulayanlar, İP-HDP ittifakı hakkında ne düşünüyor? Bu ittifakta SP’nin varlığı da ayrı bir konu ama onu daha önceki bir yazımda ele aldım.

6-8 Ekim olaylarında şehadete eren tüm yiğitlere selam olsun!

Enes DENİZ

Birkaç Soru

Kadına Yönelik Şiddet

Birkaç dakika önce duydum. Son olarak Tuba Keleş eklenmiş cinayet mağduru kadınlar listesine. Böyle listeler yapıp istatistik topluyorlar, bu konuyu her defasında çok sıra dışı bir şey gibi konuşup sıradanlaştırıyorlar ve verilen tepkiler otomatikleşiyor, adalet sisteminden şikayet ederek onun caydırıcı olmadığını düşündürüyorlar ve cinayete meyilli kimseleri cesaretlendiriyorlar. Kadınları da şiddet mağduru oldukları için değil, kadın oldukları için destekliyorlar. Herkes bu konuyu “kadına yönelik şiddet” diye ifade ediyor. Şiddet, (faili kim olursa olsun) şiddettir; mağdur, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) mağdurdur; suçlu, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) suçludur. Şiddet mağdura yönelmiştir. “Kadın”, “mağdur”un eş anlamlısı olduğu için mi onun yerine bu kadar kullanılıyor? Eğer böyleyse bunu TDK’ye bildirelim de bu çok ciddi konuya bir el atıp sözlüklerini güncellesinler; yoksa kadınlarımız mağdur olur. 🙂

Son haftalarda, sadece maske takma tartışmasından ötürü kaç kadın polise hakaret edip bir de tacize uğradığını iddia etti ya da bir çocuğu darp etti? Şimdi biz, bu kadınlar şiddet uygulamadı, mı diyeceğiz? Şiddet uyguladıkları açık. Peki, artık “şiddet” kelimesini “kadına yönelik şiddet” olarak değiştirdiğimize göre, bu kadınlar kadına yönelik şiddet uyguladı, mı diyelim? Mağdurların çoğu erkek. Kadınlar sadece şiddet uyguladı. Şiddetin şiddet olması için kadına yönelik olması gerekmez. Peki, şiddet uygulayan kadınlara ne kadar tepki gösterildi? Onların yaptığı da “KADIN KAYNAKLI ŞİDDET” diye manşetlerde veya sosyal medyada yer aldı mı? Ben bunun yapılması taraftarı değilim. Sadece soruyorum.

Şiddet, kadına yönelik de değildir, kadın kaynaklı da.

Şiddet şiddettir; mağdur mağdurdur; suçlu suçludur.

Kobani ve Karabağ

Kobani olaylarının 6. yıldönümünde operasyonlar yapıldı, Azerbaycan Ermenistan’a karşı hücum başlattı, HDP Meclis’teki bildiriyi imzalamadı.

“Bir de imzalamasını mı bekliyordun? Türkiye’de Kürtlerin haklarını savunan tek parti, şovenist ve hamasi Türkçülüğe boyun eğmez!”

Peki, Arapların hakkını savunsunlar o zaman. Kobani’de gösterdikleri duyarlılığı(!) Türkiye’ye iltica eden, katledilen, yerlerinden edilen Araplar için de göstersinler. PKK’nın kaçırdığı evlatlarını isteyen Kürtler için göstersinler.

Mesele Azerbaycan’ın Türk devleti olmasının yanı sıra PKK ile Ermenistan arasındaki ilişkidir. Birileri, “maalesef” diyerek, Türkiye’nin Azerbaycan’a silah yardımı yaptığını (ve “cihatçı” gruplar gönderdiğini) söylemeden önce Ermenistan’da savaşan teröristlerle ilgilense iyi eder. Burada “maalesef” denecek şey de budur. Tabii, malum üçlünün neden şimdi ateşkes çağrıları yaptığı üzerinde düşünmek de bir başka seçenek. Türkiye’yi terörle ilişkilendirme çabasından çok daha makul bir seçenek.

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Demokrasi, Hoşgörü ve Anlayış

Daha önce demokrasi ile alakalı bir yazı yazmıştım. Şimdi de, o yazıda detaylı ele alamadığım bazı şeylere dair ikinci bir yazı yazmayı gerekli gördüm.

Öncelikle, TDK’nin her üç kavrama yaptığı tanımları verelim:

Demokrasi: Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık.

Hoşgörü: Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans.

Anlayış (3): Anlama yeteneği, feraset, izan, zekâ.

Anlayış (4): Hoş görme, hâlden anlama.

Çoğulcu demokrasinin yerleştiği toplumlarda tarafların birbirini dikkate alması ve sağlıklı iletişim kurması, saygı ve anlayışa dayalı ilişkiler geliştirmesi…

Neden bahsediyorum ben? Daha doğrusu, neden bahsediyorsunuz siz? Demokrasinin hoşgörü ile alakası nedir? Yukarıdaki tanımlara bir kez daha bakınız. Daima “demokrasi” ile birlikte kullanılan ve onun (demokrasinin) en doğal ve gerekli sonucu olarak gösterilen “hoşgörü” kavramının demokrasi ile ilişkisi nedir?

Bir kişiyi muhatap aldığım iki yazıyı art arda, bu yazıya uygun olmaları için gereken bazı değişikliklerle burada aktarıyorum:

“… Bir de, ideolojik fark gözetmeyeceğinizi ama sadece demokrasiye tapınanların katılabileceğini ifade etmişsiniz. Demokrasi ideoloji değil mi? Farklı fikirleri sağduyu ve sükunetle ele almak için demokrat olmak mı gerekir? Demokrasiyi Yunanlar icat etmişse, Antik Yunan’dan evvel saygı yok muydu? Modern demokrasinin Avrupa’da doğuşuna dek insanlar saygıyı eksik mi biliyordu?

Şimdi bana “demokratça” cevap veriniz. …”

“Ben de niye demokrasinin ideoloji olduğunu kabul etmediğinizi anlamadım.

Demokrasiye inanmayı dayatmanın ne kadar demokratik olduğu üzerinde düşünmeniz dileği ile.

Demokrasiye inanmak şartsa ben zaten seçilemeyecekmişim. Bundan sonraki etkinliklere seçilmemi diliyorsanız ve bu da ancak demokrasiye tapındığım takdirde mümkün olacaksa tutumunuz demokratik değildir.

Monark tek kişidir. “Ben yaptım; oldu.” der. Oligarklar, tahakküm kurmuş bir zümredir. Kendilerini seçkin ve üstün görürler. Teokratlar devleti kendi yorumladıkları dine göre yönettiklerini ve yasalarının aşkın olduğunu iddia ederler. Sorgulama kabul etmezler. Bunların hepsi kendilerini yüceltir. Demokratlar ise yönetimlerini kolektif irade ve uzlaşıya dayandırdıklarını, evrensel erdemleri esas ve ilke edindiklerini iddia ederler; ancak demokratlık, bir demokrata göre, hür irade ile benimsenebilecek bir şey değil, kabul edilmesi herkes için zorunlu sayılan bir öğretidir. Monarklar da, oligarklar ve aristokratlar da orduları ile güçlü ve egemendir. Daha güçlü bir ordu onları mağlup ederse devrilirler. Demokrasi ise egemenliğini kendisine dayandırır ve bu durumda demokrasi demokrasinin eseridir ve yine demokrasiyi gerektirir. Bu, kendi kanunlarını hakim oldukları yerlerde uygulayan terör örgütlerinden çok farklı değildir. Bir dayanağı olmayan ve hakim olduğu bölgeyi zorbalıkla ele geçiren güçler, güçlü kalmak için güçlü kalmak zorundadır. Ne yazık ki, son yıllarda çok fazlasıyla kullanılan ve pek çok durumda İslamofobiye hizmet eden terör kavramı da günümüzdeki bazı sözde demokratların eseridir.

Ayrıca, demokrasi ile hoşgörü arasındaki farkı da, hoşgörü ile anlayış arasındaki farkı da daha fazla araştırmanızı tavsiye ederim. … tutarlı her fikir ve iddia dinlenmeli ve anlaşılmalı; verilecekse bundan sonra cevap verilmelidir. Ancak, her fikir hoşgörülemez. Mesela siz, bir demokrat olarak anti-demokratlığı hoşgöremezsiniz. Demokrasi de bu yüzden diktadır. Ancak, ona (antidemokrasiye) karşı argüman üretmek için tezlerini bilmelisiniz; bu da tarafların birbirini dinlemesi ile mümkün olur. Taraflar arası diyalog, sadece demokrasinin müdafaa ettiği ve insanlığa lutfettiği bir değer değildir. Demokrasisiz diyalog mümkündür. Bununla birlikte, hoşgörü ve uzlaşı da sadece demokratlarda bulunabilecek yüce vasıflar değildir. Hatta, ifade ettiğim gibi, bir demokratın demokrasiden başka hiçbir öğretiyi hoşgörmemesi de demokratların ne kadar hoşgörülü olduğunu sorgulatır.

Kulağa hoş gelen bütün kavramları, anlamlarından çıkarıp ya da üzerlerinde hiç düşünmeden demokrasi” ambalajı ile servis etmeye son verin!

Bu ifade ettiklerimi açıklamamın demokratik hakkım olduğunu da inkar etmeyin. …”

Not: İtalik kısımlar değiştirdiğim ya da sonradan eklediğim ifadeler. Üç nokta ile belirttiğim kısımlar da maillerden çıkardığım/sildiğim ifadeler. Maillerin tamamını isterseniz de bir şekilde gönderirim.

Enes DENİZ

Bakınız:

الليبيرالية: دين القرن الواحد والعشرين – محمد حجاب (İngilizce)

Son güncelleme: 14 Safer 1442/1 Ekim 2020

Hükumetin “Gizli” Planları

Sosyal medyanın muhaliflerce kullanımına ilişkin çok şey yazdım ve yazdıklarımın arkasındayım. Biraz da yandaşları ele alalım.

Türkiye’nin “tarihi” hamlelerini, “gizli” planlarını okurlarına ya da izleyicilerine anlatan büyük bir kitle türedi. Bütün dünya karşımızdaymış, Erdoğan öncülüğündeki Türkiye müthiş bir diriliş destanı yazıyormuş ve dünyadaki güç dengelerini altüst edecek gizli planlarımız varmış. Sonra bu “gizli”(?) planları açıklıyorlar, bu planlar da hala “gizli” oluyor, değil mi?

Bu “gizli” planlar gerçekse ya onları paylaşanlar başka devlet veya teşkilatlar için çalışan istihbaratçılar ve bu planları deşifre edip paylaşıyorlar, ya devletin önemli zaafları var ve bu planları sıradan bir sosyal medya kullanıcısı bile ele geçirebiliyor ya da devletin aslında başka daha gizli planları var ve bu paylaşılan şeyler de onları gizliyor.

Eğer bu planlar gizli değilse, yani gizli plan falan yoksa yazımı dikkate almayınız. Paylaşımları da hiçbir ihtimalde dikkate almayınız. Gerçek dışı paylaşımlar, destekçilerini heyecanlandırmak isteyen iktidar yanlıları tarafından ya da gerçek dışı planları iktidara atfedip, bunlar gerçekleşmeyince de AK Parti seçmenini hayal kırıklığına uğratmak isteyen( muhalif)ler tarafından yapılıyor olabilir.

Sonuçta, hiçbir durumda siyaset ve diplomasi, bu tür sosyal medya içerikleri ile açıklanamaz. Türkiye’nin pek çok konuda zannedilenden güçlü olduğu, anlamlı bir (dış) politika uyguladığı ve hakkını aradığı muhakkaktır; ancak bu, rasyonel bir temel üzerinde ele alınmalıdır.

Not: Tek amacım, bahsettiğim paylaşımları yapan taifeyi sorgulamak. Bu yazıyı hükumetten bağımsız değerlendiriniz.

Enes DENİZ

İki devlet, tek millet

Ermenistan yine Azerbaycan askeri unsurlarını ve sivilleri hedef alıyor, Türkiye de “kardeş” Azerbaycan’a hem askeri hem siyasi destek veriyor. Aynı Türkiye, Akdeniz’de de kendi menfaatleri için yalnız mücadele ediyor. Azerbaycan KKTC’yi bile tanımıyor. Diğer Türk devletleri (Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan) coğrafi ve siyasi bakımdan bize daha uzak olabilir ama Azerbaycan İran’la ve Rusya ile kurduğu ilişkiyi Türkiye ile kuramazken biz nasıl “iki devlet, tek millet” oluyoruz?

Enes DENİZ

Çekiliyoruz!

İşgalciler İstanbul’dan, biz sözleşmesinden…

Ayasofya açıldı; ardından Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi açıklaması geldi. Şimdi KADEM ne yapacak, bunu da merak ediyorum. Şu haber de sözleşmenin, esasında bundan önce fiilen hükümsüz bırakıldığını gösteriyor. Okuduğum üniversite olan Boğaziçi Üniversitesi için bu sıra dışı bir gelişme. Ben az önce karşılaştım ve hakikaten şaşırdım.

17 Ağustos depremini ve Beyrut felaketini esef ve ibretle anıyoruz.

Enes DENİZ

Ayasofya İbadete Açılmalı mı?

en.wikipedia.org/wiki/Hagia_Sophia
http://www.trover.com/d/Qodg-hagia-sophia-museum-istanbul-turkey

Bazı CHP’lilerden Sultanahmet’in de müze yapılması önerileri gelmiş. Bir kütüphaneye çevirme konusundan falan bahsetmişler. Fazla takip etmedim. Onlar görevlerini yapıyorlar. Kapasite bu, kardeşim! Onu eleştirmek yerine biz de vazifemizi yapsak ya!

Şimdi, Ayasofya’nın ibadete açılmasına dair şahsi fikirlerimi yazacağım. Erdoğan’ın politik emellerle hareket ettiği iddiaları da ayrıca ele alınabilir. Ben bu yazıda Ayasofya ile ve ona dair tartışmayla ilgileneceğim.

Bu kararın hamasetten ve sloganlardan ileri gitmeyen şekilde desteklenmesi endişe verici. Meseleye bu şekilde yaklaşanlar, esasen çok önceden beri var. Bu vaziyetten rahatsızlık duymakla birlikte, Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenlerin de Kemalist sloganlara sığındığına şahit oluyorum. Oluyoruz, mu demeliyim? Biz, dersem kendi fikirlerimin başkalarınca da kabul edildiğini ima etmiş olmak istemem. Ben, dersem de, ben sizin bilmediğiniz hakikati görüyorum, der gibi görülmekten endişe ediyorum. Neyse… Bu Kemalistler, Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı çıkıyor. Aynı Kemalistler Yunanistan’a karşı da 100 yıl öncesinin romantizmi ile ahkam kesip “Türkiye’nin egemenliğini tavizsiz (!) savunuyor”. Yunan hükümeti de Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı. Güney Kıbrıs yönetimi de Müslümanlara karşı provokatif tavrını sürdürüyor. Şimdi Kemalistler Türkiye’nin egemenliğini mi savunacak yoksa Büyük Bizans hayalinin varislerini mi? Bu durumda net bir tavır ortaya koyamayacaklar ve çelişen işler yapacaklar. “Yunanları denize döktük.” edebiyatı da büsbütün anlamsızlaşacak. Karar, bu yönüyle, kimin istiklal için mücadele ettiğini, kimin de esaret altındaki aciz Türkiye’yi arzuladığını göstermesi bakımından önemli olacak. Dış politikaya ilişkin muhalif söylemler de geçerliliğini yitirecek. Birileri diyor ki: “Biz, Ulu Önder Atatürk önderliğinde Yunanları mağlup edip denize döktük. Kıbrıs Barış Harekatı’nı da biz yaptık. Yunanlara veya başka bir ulusa karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığından taviz vermeyiz.”. Yine birileri diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh ilkesini uygulamalıdır. Komşularımızla ve Batılı müttefiklerimizle ilişkilerimiz iyi olmalıdır. Erdoğan müttefiklerimizle ilişkilerimize önemli zarar verdi.”. Şimdi düşünsünler bakalım, ne diyecekler? Kıbrıs Harekatı’nı coşkuyla sahiplenenler, o dönemde harekatı aslında kimin yaptığını, Türkiye’ye nasıl ambargo uygulandığını unuttu mu? O doğruydu da şimdiki harekatlar mı yanlış? Kıbrıs Harekatı ile “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden taviz verilmedi mi? Batılı müttefiklerle (!) ilişkiler gerilmedi mi? Tüm bunlarla birlikte “laiklik” de yeniden sorgulanacak. Mustafa Kemal Atatürk Ayasofya’yı müze yapmıştı. Bu, siyasi otorite ile ve devlet kontrolünde yapıldı. Aynı devlet, laikliği, Mustafa Kemal’in bir ilkesini uygulamaya devam ettikçe mabetler üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduğunu iddia edebilir ve müzeyi de cami yapabilir. Bu durumda, laik Türkiye’de ve laik her devlette “din ve vicdan hürriyeti”nin hakikatte var olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu.

Ayasofya’nın ibadete açılması halinde başka ülkelerdeki Müslümanların etkilenmesi ve camilere saldırılar yapılması hakkındaki endişelere gelince, sizi temin ederim ki bu tür saldırılar, Ayasofya kilise olsa da yapılacaktır ve belki artacaktır. Yunanistan’ın başkentinde şimdi de cami yok, bundan önce de yoktu. Yunanistan, AB ülkeleri arasında, başkentinde tek bir cami bile olmayan tek ülke. Ayasofya cami olunca Türkiye’de kiliseler mi tükenecek? Yunanlar, Ayasofya meselesi gündeme gelince mi tüm camileri yıktı? Daha önce de Atina’da cami yoktu ve bundan sonra kısa vadede inşa edilmesi de çok kolay olmayabilir. Anti-İslamizm ve İslamofobi asırlardır var ve bundan sonra da var olacak. Yeni Zelanda’daki saldırı, bunun çok üzücü ve dikkat çekici bir örneği. Meselenin diğer bir yönü de Avrupa’daki ülkelerin sekülerizme daha yakın olması. Oradaki mabetler üzerinde devlet yetkisinin sınırlı olması, ibadethanelerin direkt din mensuplarına ait olması anlamına gelir. Mabetler, onları kullananların mesuliyetindedir ve onlara yapılacak müdahale, doğrudan din mensuplarını ve onların ibadet hürriyetini muhatap ve hedef alır. Buldukları her fırsatta laisizm yapanların diğer İslamofoblardan belki tek farkı ise yaptıklarına siyasi ve hukuki meşruiyet kazandırma arayışlarıdır. O halde, Ayasofya, siyasi otoriteyle müze olabildiyse aynı şekilde cami de olur. Şunu da ifade etmeliyim ki, Ayasofya ibadete açılırsa Müslümanlara saldırılar yapılmasından endişe ettiğini iddia edenlerin pek çoğu, bugüne dek İslamofobi hakkında belki tek olumsuz kelime söylemiş değildir.

Laiklik ve Sekülerizm

Sekülerizm, genel manada, dine ait her şeyi reddetmeyi veya dikkate almamayı ifade edebilir. Bu, Birleşik Krallık’taki gibi, devletin dine müdahalesinin büyük ölçüde azaldığı, yurttaşların dini konularda (özel hayatlarında, inanç ve ibadetlerinde, birbirleri arasındaki ilişkilerde ve medeni hukukta) özgür bırakıldığı bir sistem doğurabilir. Bir Müslümanın tesettüre riayet etmek, cemaat halinde namaz kılmak ya da haram şeylerden sakınmak istemesi; deyim yerindeyse, devletin umurunda değildir. Devlet dini topluluk ve cemaat benzeri örgütlere destekleyici ya da engelleyici/kısıtlayıcı şekilde müdahale etmez. Laiklik ise, genel olarak, dinin devlet tarafından sınırlanıp yeniden tanımlanması ve kontrol altına alınması anlamına gelir. Fransa modelini esas alan Türkiye’de mesela;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet kontrolündeki siyasi bir kurum olarak kurulması ve diğer herhangi bir siyasi kurum gibi devlete bağlı çalışması
  • Medeni Kanun’un yürürlükte olması
  • Birkaç yıl öncesine kadar, nüfus cüzdanında dinin zorunlu olarak yer alması
  • Giyim ve ibadetlere getirilen ve son birkaç yıla dek büyük ölçüde var olan kısıtlamalar (örn. şapka devrimi, din görevlilerinin giyimine ve dini sembollerin ibadethaneler dışında kullanımına ilişkin düzenlemeler ile tesettüre ilişkin kısıtlamalar)
  • İmam, müezzin ve müftülerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı memurlar olarak çalışması
  • İmamhatip ve ilahiyat okullarının müfredatının devlet denetiminde olması
  • İlk ve ortaöğretim kurumlarında müfredatı devlet tarafından belirlenen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi
  • Dini bayramların devlet tarafından (milli bayramlar ve yılbaşı gibi) resmi tatil olarak kabul edilmesi
  • Cumhuriyet’in ilk yıllarında meal ve tefsir çalışmalarının devlet eli ile yaptırılması ve ezanın Türkçe okutulması
  • 29 Mayıs’ta yapılan İstanbul’un Fethi kutlamalarının, Miladi takvim esas alınarak gerçekleşmesi
  • COVID-19 nedeni ile uygulanan tedbirler kapsamında mabetlerin kullanımına devlet tarafından düzenleme getirilmesi

laik uygulamalara örneklerdir. O halde, laikliğe dair fikirler elbette farklılık gösterebilir; ancak bir Müslümanın onu kabul etmemesi de anlayışla karşılanmalıdır. Camiyi müze yapmak için laisizmcilik yapılıyorsa, Ayasofya müze olduysa ve Sultanahmet’in müze yapılması da birileri tarafından teklif edilebiliyorsa, müzenin cami yapılmasına, Ayasofya’nın asli durumunun ve itibarının iade edilmesine de tepki gösterilmemelidir. Ayrıca, Ayasofya camiyken de daha önce olduğu gibi gayrimüslimler tarafından ziyaret edilebilecektir; ancak müze olarak kaldıkça orada daha önce olduğu gibi Müslümanlar tarafından ibadet edilemeyecektir. Son olarak, tekrar belirtiyorum: Rahatsız olan ama bunu nasıl göstereceğini ve halkı nasıl ikna edeceğini bilmeyen bazıları, tepki almamak için, “Yapacaksanız yapın ama olacaklardan siz sorumlusunuz.” benzeri karşılıklar veriyor. Bu hamlenin sembolik ve başarısız bir meydan okuma denemesinden ibaret olacağını, Türkiye’nin müttefikleri (!) ile ilişkilerinin zarar göreceğini söylüyorlar. Bu adım sembolik bir şeyden ibaretse müttefiklerimiz (!) neden bu kadar tepki gösteriyor? Ayasofya onlar için önemliyse neden bizim için önemli olamıyor? Türkiye birilerini rahatsız edecek adımlar attıkça ilişkilerin gerildiğine zaten şahit oluyoruz. Şöyle de diyebilirim: Müttefiklerimiz (!) tepki veriyorsa bu, Türkiye’nin artık onlara itaat etmek yerine daha bağımsız politikalar uygulayabildiğinin delilidir. Asıl üzülmemiz gereken, bunun aksidir.

Fethi müjdelenen Kostantiniyye, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar kıymetlidir. Ayasofya, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar önemlidir

Not: Ulusçuluk hakkında bu yazımı okuyabilirsiniz.

Enes DENİZ

Son güncelleme: 26 Şevval 1441/18 Haziran 2020

Türkçülük

1789’da Fransa’da, sömürüyü “soyluluk” kavramı ile meşrulaştıranlara karşı bir ihtilal oldu; sonra ihtilalin öncüleri birbirlerini kesti. Şimdi buna “demokrasinin yeniden doğuşu” deniyor. Özgürlük ve adalet sadece üstünler (Tanrı’nın çocukları) için vardır zaten. Böyle adalet mi olur, demeyin. Evet, insan hakları tüm insanlar için. Peki, bu üstünler için tüm insanlar kim? Biz dahil edilmediğimiz bir topluluk için belirlenmiş haklardan istifade etmeyi niçin umuyoruz ki? Amerika’da şu an devam etmekte olan eylemlere bakın. Bizim Geziciler (özgürlük savaşçıları) demokrasinin beşiği Birleşik Devletler’de olanlar hakkında da bir kelam etseler ya! Hayır, bu protestolar değil sadece. Onların sebebi olan ve asırlardır zencilere yapılan zulümle de sınırlı değil. Meseleyi, yine renklerine göre tasnif edilen “kızılderili”lerden ya da beyazderililerin yıktığı imparatorluklardan (Maya, Aztek, İnka…) ibaret görürsek de yanılırız. Amerika’yı, üzerinde zaten insanların yaşadığı bir kıtayı keşfettiklerini ve orada hukuk ve eşitlik esasına dayalı bir devlet kurduklarını iddia eden, şimdi dünyayı demokratize eden (!) ve İslam (terörizm) ile mücadele eden zihniyet tarihe karışmış değil. Evet, bunların her biri aynı zihniyetin tezahürü; ancak biz bu zihniyetin kendisini iyi tahlil edersek onun, mevcut olanlar da dahil olmak üzere, tüm neticelerini daha iyi görebiliriz. Görürüz inşallah ama bunu başka bir yazıya bırakalım. Konumuza, Türkçülüğe geri dönelim. Bu Fransız İhtilali Avrupalıları demokratize ederken, o dönem için Sünni İslamı temsile en yakın sayılabilecek Osmanlı İmparatorluğu’nu da, sonunda onlarca ulus devlet meydana getirecek bir çöküş ve buhran kuşatmıştı. XIX. asırda Osmanlı yerine Türkiye ismi giderek daha sık kullanılır olmuştu. Asrın ikinci yarısında ortaya çıkan Genç Osmanlılar, yerlerini Jön Türkler’e bırakacaktı. Doksan Üç Harbi’ne dirayetsiz paşaların ihtirasları ile sürüklenen meşruti Osmanlı İmparatorluğu, kendi devletlerini kurmak için çalışan mebuslardan müteşekkil meclisi, ancak elim bir hezimet ve felakete mukabil feshedecekti. İttihad-ü Terakki Fırkası’nda milliyetçiler hakim olduktan sonra da muhtelif etnik ve ideolojik cemiyetleri temsil eden unsurlarla irtibat sürecekti. Bunun ifade ettiği çelişki de izaha muhtaç tabii. Velhasıl, Türkçülüğün temelleri, Cumhuriyet’in de, Milli Mücadele’nin de, bize “milli edebiyat” diye öğretilen şeylerin de, Balkan Harbi’nin de, Tevfik Fikret’in de öncesine gidiyor.

Bir cihan harbi ile Osmanlı İmparatorluğu mağlup edilip parçalandı ve Orta Doğu’dan çekildi. Bunun öncesinde de şartlar, pek çok Arap’ın kavmiyetçi hislerle isyan etmesini kolaylaştıracak şekle getirilmişti zaten. Bizim bazı pek vatanperver (!) Türkçü İttihatçılarımız tarafından. İkinci bir cihan harbi ise, ilk savaşla Osmanlıların çekildiği Kudüs’ü işgal edecek Yahudi devletinin kuruluşu ile sonuçlanacaktı. Soykırım mı? Bu Yahudi soykırımını kabul edip şiddetle kınayan adil (!) kurumlar Müslümanları da böyle müdafaa etmedikçe, antisemitizme gösterdikleri tepkiyi İslamofobi karşısında da göstermedikçe ben bu soykırımın gerçekliğinden şüphe ederim. Olduysa bile, ben tarihte böyle bir katliamdan hemen sonra devlet kuran başka bir topluluk bilmiyorum. Neyse…

Hilafet adına yapılan (?) savaş bitti, Hilafet kaldırıldı, savaş Milli Mücadele adını aldı ve laik Türk devleti, varlığını Türk varlığına armağan edecek yurttaşlar yetiştirmeye başladı. Rejimin fazla nüfuz edemediği en büyük ve belki tek etnik azınlık Kürtlerdi ve onların da belki çoğu oldukça mütedeyyindi. Çoğu şimdi bunu da yapmıyor ama Kemalistler bir zamanlar PKK’yı kınıyordu. Peki, Said-i Nursi’yi (rahmetullahi aleyh) Said-i Kürdi olarak isimlendiren Milli Şef’ten ya da küçük masum çocukların (İçlerinde Kürtler de var.) her gün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demeye mecbur olmasından neden bahsedilmiyor? Biliyorum, biliyorum. Artık söylenmiyor bu Türklük andı (“Andımız”). Söylenmiyor ama pek çokları da hiç memnun değil bundan. İsterler ki, Kürt de varlığını Türk varlığına armağan etsin ama Müslüman, malını ve canını Allah yolunda infak edemesin. Bu Kemalistler TV ekranında bile bir tesettürlü öğretmen görseler fabrika ayarlarına dönüp çıldırıyorlar. Çocuğun beyni kirlenirmiş. O tesettürlü öğretmen sadece adil ve insanca muamele görmeye ihtiyaç duyuyor, bütün çocukların her gün varlığını İslam’a armağan etmesine değil. Tesettür hürriyeti dincilik. Laik Türk devletinde zaten din ve vicdan hürriyeti var, öyle değil mi? Müslümanlar da inanmakta hür tabii ama hepsi dinci ve yobaz ve cahil ve gerici ve mürteci, değil mi? Müslümanlar cahilse eğitim alsınlar desek ona da karşı çıkarlar. Bir öğretmeni hazmedemeyenler Müslüman alimlere nasıl tahammül etsin?

Bu tek parti dönemi eskide kaldı, dediğinizi duyar gibiyim. Demokrat Parti Kemalizm’den çok mu uzaktı? 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin elebaşları Kemalizm’den ne kadar uzaktı? AK Parti’yi kapatmaya teşebbüs edenler Kemalizmden ne kadar uzaktı? Şimdi bu partinin kendisinin ve Cumhur İttifakı’nın politikaları hamaset ve kavmiyetçilikten ne kadar öteye gidiyor? Şu anda Türkiye’de mütedeyyin Kemalistler artıyor. Bizim mütedeyyinlerde zaten hep bir kavmiyetçilik vardı. Veda Hutbesi’ni okuyanlar, insanların kardeş olduğunu ve Arap ile Arap olmayan arasında üstünlük bakımından fark olmadığını söyleyenler, kavmiyetçilik yapıyor. İslam’ın kendisini dahi Türkçü hislerle tevil ediyorlar. Şu kabul edilmelidir ki, Türkiye’de ve Türk topluluklarda dini terbiye, önemli ölçüde eksik ve (başta Tengricilik ve Şamanizm olmak üzere) başka kültürlerle karışıktır. Göçebe boylar, yerleşmedikçe veya yerleşik topluluklarla temas kurmadıkça, tam ve muntazam bir eğitim alamamışlardır. Günümüzde bile en basit şeyleri dahi sözlü ve örfi surette öğrenip öğretmemiz ve değiştirmemiz bundandır. Arap harflerinin Türkiye’de nasıl okunduğuna bakınız: “hı”, “dal”, “şın”, “tı”, “zı”… Kur’an’ın surelerini nasıl isimlendirdiğimize de bakınız: “elham”, “âyete’l-kürsi”, “innâ âtaynâ”, “kulhü”… Tüm bunlar, telaffuzun yanı sıra sarf ve nahiv (kelime çekimi ve dilbilgisi) bakımından da hatalıdır. Dünyada Anadolu dışında az yerde görülen birçok uygulama da Türklerin önemli kısmı tarafından taassupla sahiplenilmektedir. Türk kıraati, Türk makamı, Türk tavrı, Osmanlı geleneği… Mesela Mevlid(-i Şerif)’in adeta Kur’an gibi daima okunması… Evet, hakikaten harika bir eser. Müellifi Süleyman Çelebi’ye Allah rahmet etsin ama biz niçin onu Kur’an’a denk görüyoruz? Ölen kimse için sela okunması da, muhtelif fikirler belirtilmekle birlikte, süregelmiş bir gelenek. Peki, bunun adeta vacip muamelesi görmesinin sebebi nedir? COVID-19 nedeni ile yurtdışına gönderdiğimiz yardımlar neden Mevlana’dan nakledilen sözle gidiyor? Birçok Türk mutasavvıfın benimsediği vahdet-i vücut fikri Sünni İslam’a ne kadar yakın? Vahdet-i vücud (varlığın birliği), haşa, benim Allah olmamdır. Her şeyin Allah olduğu ve Allah’ın da her şey olduğu kabul edilir. Bu, şirkten, asla affedilmeyecek tek günahtan başka nedir? İbn Arabi’yi itham ve tekfir edenlere karşı gerekli reddiyeler yapılıyor ve yapılabilir ama günümüzde popüler olan ve avam tarafından inanılan vahdet-i vücudun İslam ile alakası yok. Bu vahdet-i vücut anlayışını gerçekten bir Arap ortaya çıkarmış olabilir ama Arapların önemli kısmı şu anda tekfircilik oynuyor. Vahdet-i vücutla mesafeleri, vahdet-i vücudun İslam ile mesafesi gibidir. O halde, sapkınlığın bu şekline (vahdet-i vücut) sahip çıkmak da bize, Türk(iyeli)lere mi düşüyor? Birileri bir uçta diye biz diğer uçta olarak mı dengeleyeceğiz onları? Yaradılanı seveceksek Yaradan’dan ötürü, İblis’i de mi seveceğiz Allah’tan (onu lanetleyenden) ötürü? Müslüman mutedildir.

Bir de son yıllarda çok daha fazla kullanılan bir “ecdat” kavramı var ki, neyi ifade ettiği bile belli değil. Soyunu, kımız içip yağma ve eşkıyalık yapmış Oğuz Kaan’a dayandırıp bununla iftihar edeceksin ama bu “ecdat” kelimesini de, İslam’a en çok hizmeti Türklerin yaptığını söylemek için kullanacaksın. Bu Osmanlı dizileri de şeklen kaliteli ve bir ölçüde gerekli ama oldukça politik. O dizilerde de Türkçülük yer yer var. Tabii, “Müslüman zaten Türktür.” diyen gayriakil popülistler de bir diğer taifeyi teşkil ediyor. Bir şairin ardından gidiyorlar ki, Üstad’ın dediği üzere, sanki Nazım Hikmet’in İslamcı modeli olmak istiyor. Muhammed Türktür, diyenler zaten yazımın konusu değil.

Bu arada, merhum Necmettin Erbakan’ın Kürtlerle alakalı sözlerini de hatırlatmak isterim. Dava açılmıştı bu sözleri yüzünden. Mealen diyordu ki: “Sen, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım, dersen Kürt de, ben de Kürt’üm, daha doğruyum, daha çalışkanım, der.”. PKK kısmen bu sebepten kurulmadı mı?

Milli idi Erbakan. Milli Görüş’ün kurucusuydu ama hiç kavmiyetçi olmadı.

Türkçü olunmadan Türk olunabilir.

Milliyetçilik, Ulusçuluk ve Kavmiyetçilik

Şu anda “ulus” kelimesinin yerine çokça kullanılan “millet” kelimesi, esasında ondan farklıdır. “Ulusçuluk” kavramını “milliyetçilik” yerine “kavmiyetçilik” kelimesinin karşılayacağını sanıyorum. Günümüzde Birleşmiş Milletler denen kurumun, I. Dünya Savaşı sonrasında kurulduğundaki ilk ismi, o devrin Türkçesine “Cemiyet-i Akvam (Kavimler Cemiyeti)” olarak tercüme edilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan United Nations ise “Birleşmiş Milletler” şeklinde tercüme ediliyor. Bu değişimin maksadı, zannımca, “millet” kelimesini “ümmet” manasından “arındırmak” ve onun, yalnız “ulus” kavramını ifade etmesini sağlamak. Bir diğer ayrıntı da, “kavmiyetçilik (nationalism)” kelimesinin, aslında “ulusalcılık” manasına gelmesidir.

Konudan çıkmamaya gayret ettim ama dağınık bir yazı oldu. Ayasofya’dan ezan sesi duymak ve orada namaz kılmak temennisi ile… (Müzeyken ziyaret ettim.)

Enes DENİZ

Son tashih/düzeltme: 13 Safer 1442/1 Ekim 2020

Fetih

29 Mayıs 2020 Cuma günü, İstanbul’un fethinin Miladi 567. yılını kutlayacağız. Sultan Muhammed Han’ı Fatih kılan, İstanbul’u bize emanet eden Allah, ona sahip çıkabilmeyi bize nasip eylesin. Tabii, fetihle müjdelenen muazzam komutanın torunları olduğumuzu ifade ederek hamasete kapılmaktan ve kapılanlardan da sakınmamız gerek. Kendisine Kur’an indirilen son peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) amcası Ebu Leheb de zikrediliyor Kur’an’da. “Elleri kurusun ve kurudu da.” denerek. Aynı Kur’an’da pek çok başka peygamberin kıssaları var. Hz. Adem ve oğlu Kabil, Hz. Nuh ve eşi ile oğlu, Hz. İbrahim ve babası Azer, Hz. Lut ve eşi… Peygamberlerin akrabaları, aile fertleri olmaları bile onlara fayda vermedi. Biz neyin hamasetini yapıyoruz? Bizim İstanbul’u muhafaza etme şuurumuz, Sultan Mehmed Han’ınkinin ne kadarı?

Son olarak şunu soracağım: Fethi kutlayacağız. Kur’an tilavet ederek, bilhassa Fetih suresi ve “ecdadın ruhuna” Fatiha okuyarak. Peki, niçin 29 Mayıs’ta? Miladi yıla göre Kutlu Doğum Haftası kutlayan, Miladi yılbaşında Mekke’nin fethi programları yapan bizlerin 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethini kutlaması da çok garip değil tabii.

Uzun zamandan sonra cemaatle cuma namazı kılacağız elhamdülillah.

Hayırlı cumalar…

Enes DENİZ