Notlar

Uzun zamandır yazmıyordum. Gelecekte bakıp hatırlamak için, son günlerdeki bazı önemli hadiseleri not ediyorum.

  • Mars’ta helikopter uçurmuşlar.
  • Seçkin 12 Avrupa takımı, 3 takımı daha kalıcı üye yaparak, 5 takımın da performansa göre alınacağı bir Avrupa Süper Ligi kurdu. Bildiri UEFA ve FIFA tarafından kınandı.
  • Çad Devlet Başkanı İdris Debi, seçimleri tekrar kazandıktan kısa zaman sonra, isyancılarla çatışma hattına gitti ve hayatını kaybetti.
  • Vaka sayıları rekor kırıyor. Bugün dolar ve euro da yüksek.

Hayırlı ramazanlar!

Enes DENİZ

Adaletsiz Adalet

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okuyan değerli bir dostumla hukuk üzerine sohbetimizi ve mutabık kaldığımız sorunları yazıyorum. Verdiği bilgiler için kendisine teşekkür ederim.


Hukukta belirli bir alanda uzmanlaşmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor ama lisans mezunu olan herkes avukat, hakim ve savcı olabiliyor. Avukatlar serbest çalışabildiği için istedikleri alanlardaki davaları alabiliyor ama hakimler farklı mahkemelere atanabiliyor ve hatta savcı olarak görevlendirilebiliyor. Vergi, aile ve ceza hukuku gibi farklı konularda her görevin gerektireceği farklı yetkinlikler var. Hakimlikle savcılığın sorumlulukları zaten tamamen farklı. Mahkemeler arası ve hakimlikten savcılığa geçiş de bu sebeplerden ötürü önemli sorunlar doğuruyor. 3. sınıf öğrencisi bile 1. sınıf konularının bazılarını unuturken yıllar önce mezun olmuş bir hukukçunun farklı alanlardaki bilgileri unutması da gayet muhtemel. Mesela tıbbın her alanı için uzmanlık gerekiyor ve ortopedi uzmanı nöroloji ile ilgilenmiyor. Hukukta ise, herhangi bir alanda uzmanlık aranmaksızın genel bir hakimlik/savcılık sınavı ile kişinin her alan ve mevkide görevlendirilmesi mümkün. Her hukukçunun bütün alanlarda söyleyecek bir sözü olmalı ama uzmanlaştığı ve üzerinde çalıştığı belirli bir alan da olmalı. Kararlar, çalıştıkları alanın teferruatına hakim olmayan kişiler tarafından alındıkça sistem değişiklikleri etkili sonuç vermez.

Enes DENİZ

Bazı Değerlendirmeler

Bakanlardan Art Arda Özürler

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, pandemiden dolayı eğitimi 1 gün erteleyip özür diledi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Muhammed Emin Saraç’ın cenaze törenindeki tedbirsizlik için özür dilemişti. Dilemişti ama orada Erdoğan da vardı. Şimdi Koca’nın istifa edeceği iddiaları var ama iddialar doğruysa Koca’nın özrü ve istifası, Erdoğan’ın ne yapmasını gerektirecek? Erdoğan da mı özür dileyip istifa edecek? İstifa iddiaları doğru değilse de sonuçta Koca’nın sorumsuzluğunu ve özrünü Erdoğan da üstleniyor. Koca, özür dileyip Erdoğan’ı zor duruma düşürdüğü için istifa edecekse de bir Soylu vakası mı tekerrür ediyor? Koca gerçekten affını isteyip istifasını sunarsa ve reddedilirse de bu zamana kadar işini iyi yaptığı gerekçesi ile olabilir. Yapılan hatalar yüzünden kazanımların yitirilmemesini ben de isterim ama bunlar tekrar etmemeli. Koca’nın hatasından ötürü belirli kesimlerin, merhum Saraç ve dini hassasiyetler üzerinden hedef alınması da hoş olmaz.

Hakimler ve Hakemler

Hakan Ural, yakın zamanda kulak verdiğim bir TV yayınında, yargıda ve futbolda adaletsiz kararlarla toplumda huzursuzluk ve adaletsizlik algısı oluşturulmaya çalışıldığını ifade etti. Yıllardır düşündüğüm bir şey bu. Bununla birlikte, Twitter başta olmak üzere sosyal medyadaki tepkilerle sipariş kararlar çıkmasının da hukukla bağdaşmadığını vurgulamak isterim. Kamu vicdanı önemlidir ama böyle tweetlerle hukuk kararı değişmez. Bir şey daha çok retweetleniyor diye hukuki olmaz. Ayrıca, sosyal medyanın ve onu yöneten şirketlerin de kendi değer ve kavramları var. Sosyal medya, klavye kullanıp Internet’e bağlanma becerilerinde derin ilim ve uzmanlık (!) sahibi olan her bireyin dilediğince saçmaladığı anarşik bir ortamdır. Bu anarşi ise ancak şirketlerin keyiflerince aldığı engelleme, askıya alma ve yaptırım kararları ile bozulur. Hükümetlerin benzer adımları atması ise “diktatörlük”tür. Ne tesadüf ki, bu “otoriter rejim” algısının oluşmasında sosyal medyanın payı oldukça büyüktür. Hal böyle iken, popüler olma dürtüsünün ve manipülasyonun egemen olduğu platformlarda çok paylaşılan bir şeyin hukuk (!) kararlarına kaynaklık etmesi, manipüle edilen kitlelerin diktası ve çok adam rejimidir. Pardon, adam değil, birey demeliyim; zira sosyal medya cinsiyetçiliği kınar. Pek çok tweet-i şerifte, liberal değerlere iman ve onlarla amel etmenin her bireye vacip olduğu açıkça buyurulur. “Doğru” bir şey, doğru olduğu için değil, “doğru” olduğu için dayatılır. Herkesin kabul etmesi beklenen değerler, gerekçe sunulmaksızın normlaştırılır ve itiraz etme özgürlüğüne de “özgürlükçü demokrasiler”de yer yoktur. Özgürlükçüyseniz insanlara sorgulama ve itiraz etme özgürlüğü de tanırsınız. “Değerlerinize gerçekten güveniyorsanız bu itirazları da, ne kadar “yanlış” olursa olsun, dinleyip cevaplarsınız ki çürütülsün. İddia ettiğiniz gibi “bireyci” iseniz de insanların muhakeme edip vicdanları ile hükmetmesini savunursunuz ve değerlerinizin doğruluğuna sağduyulu herkesi bu şartlarda ikna edersiniz.

28 Şubat’ı esef ve ibretle anıyorum.

Enes DENİZ

Son Olaylar Hakkında Kendime Notlar

Konu, başta Twitter olmak üzere sosyal medyada ve ülkede yeterince gündem oldu zaten. Gerekenler de az çok yazılıp çizildi. Benim ekleyeceğim fazla şey olmayabilir ama başta kendim için yazacağım.

Bulu’nun atanmasından sonra genel bir memnuniyetsizlik ortaya çıktı ve ama bir grup tepkileri domine ederek kabul edilemez yerlere taşıdı. Radikal ve terörle ilişkili grupların ardından bu kez LGBTI+ sahneye çıktı. Kabe’nin fotoğrafını yere serip üzerinde LGBTI+ bayrağı dalgalandırmışlar. Bunun rektörle alakasını açıklayabilen yok. Her fırsatta özgürlük, çoğulculuk, ötekileştirme diye bağıranların yaptığı ahlaksızlığın Boğaziçi prensipleri ile nasıl bağdaştığını da açıklayabilen yok. Karşı çıkan öğrenciler linç kampanyasına maruz kalıyor ve hocalar da yapılan ahlaksızlığı destekliyor. Burada paylaşmam uygun olmayabilir ama aldığım maile göre yazıyorum. Ben ahlaki bir yargı belirtmeden sadece yapılan şeyin tutarsızlığını ifade ettiğim için bir WhatsApp grubundan çıkmak durumunda kaldım. Maili aldığım hocanın dersinin grubundan… Daha önce de 2017 girişliler için olan bölüm grubundan çıkarılmam talep edilmişti. Genel Facebook grubundan da çıkarılanlar var. Öğrenciler fişleniyor ve haklarında toplanan bilgilerle isim ve numara listeleri hazırlanıp hocalara gönderilecekti. Listedekilerin disiplin kuruluna sevki, yurtdışında ve yüksek lisans için akademik imkanlardan mahrum kalmaları ve üniversite ile ilişiğinin kesilmesi gibi taleplerde bulunulacaktı. Bugün hocaların yaptığı açıklama her ne kadar durumun farkında olduklarına delalet etse de listeyi hazırlayanların vazgeçtiği yönünde kanıta rastlamadım. Açıklama da zaten LGBTI+’ların üstüne fazla gelmeyin çağrısının yuvarlak cümlelerle ifadesiydi. Polis öğrencileri kutuplaştırırmış. Polis giderse her şey bitermiş. Boğaziçi’nde hoşgörü ve özgürlük varmış. Dışlayıcı hareketlerden kaçınmalıymışız. Boğaziçi ilkelerine bağlı olmalıymışız. Bu ülkenin çoğunluğunun Müslüman olmasını, Kabe’ye saygısızlığın ahlak dışı görülmesini bir kenara bırakacak olsak ve meseleyi etikten tamamen ayrı düşünsek bile yapılan şey tutarsızdır ve Boğaziçi ilkeleri denen şeylere polisten daha fazla zarar verir. O halde, LGBTI+ öğrenciler Boğaziçi’nden giderse her şey biter, mi diyelim? İktidarın uygulamaları yapılan ahlaksızlığı meşru mu kılıyor?

Boğaziçi ilkeleri denen şey, liberalizm ile Marxizmin garip ve fazlasıyla esnek bir karışımıdır. Liberalizmden özgürlük ve çoğulculuğu, Marxizmden eşitliği almışlar, Boğaziçi felsefesi yapmışlar. Aşırı sol gruplar üniversiteye hakim olmak için liberalizmden yararlanıyor, liberallrrer ise özgürlük ve çoğulculuk vurgusunu radikal sol adına yapıyor. Kimse de bunlara, tamamen zıt ideolojileri nasıl bu kadar ustaca bir araya getirebildiklerini sormuyor. Kendilerine göre bir çoğulculuk tanımları var ve belirli grupları mağdur kategorisine almışlar. Kadın ve LGBTI+ hakları ve Kürt sorunu, onların çoğulculuk zırvalarının öncelikleridir. BÜTAT’ı ben de asla tasvip etmem ama Boğaziçi’nde BÜTAT milliyetçi olduğu için dışlanırken Kürtçü teröristlerin nasıl üniversiteye hakim olduğunu da kimse sormaz. Mağdur görünüp ağlayan ve ötekileştirildikleri iddiasıyla dokunulmazlık elde edip her türlü ahlaksızlığı sergileyen LGBTI+ topluluğunun başka değerleri hedef alırken tepki görmeyip üstelik desteklenmesini de kimse açıklayamaz. Benim LGBTI+ bireylerle, onlar bana insan muamelesi ettikçe ve farklı grupların değerlerini hedef almadıkça şahsi bir sıkıntım yok. Amacım da herhangi bir gruba ait şahısları hedef almak değil. Sadece, tanık olduğumuz ahlak dışı tutarsızlıkları eleştiriyorum. Çoğulculuk diyorlarsa herkes için çoğulculuk. Kendi tekellerindeki bir çoğulculuktan bahsediyorlar ama bu tekilciliktir. Yapılan eylemler de samimiyetsizve amaçsızdır. Rektörle sıkıntın varsa sakince protesto edersin. Amacın belirli değerleri hedef almayı özgürlük olarak kabul ettirmekse de rektörü falan bahane etmezsin. Şunu da çok kesin ifade ediyorum ki bir LGBTI+ gerçekten hedef alınsaydı geniş çaplı ve çok şiddetli tepki gösterilirdi. Şu anda bile gösterilmiyor mu? Bazılarına sorsanız mağdurlar yine onlar değil mi? Başka kesim ve değerleri hedef alırken bile algı yönetimi ile mağdur görünenler, gerçekten hedef olduklarında ne yapardı, düşünmek lazım. İşte rektörümüzü kendimiz seçeriz diye bunca ağladıkları bu Boğaziçi prensipleri bunlar. Bu yüzden tekrar ifade ediyorum: Kendi prensiplerini herkese dayatmayı mübah ve gerekli görenlere tepeden atanmış rektör müstehaktır.

Enes DENİZ

Masum Kurtarıcı Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Ahir zaman içinde, kalbur saman içinde, liberal ve “demokratik” Türkiye AB’nin peşinde sürünürken, FETÖ ile ABD ülkeye hakimken, 28 Şubat’ın izi henüz taze iken bir Ahmet Hoca varmış. İlkeli bir akademisyen olan hocamız, okuduğu makalelerden aldığı feyiz ile Gül ve Erdoğan’ın danışmanı ve dışişleri bakanı olmuş. Bu arada bir de İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurmuş ki kendi gibi ilkeli ve duruş sahibi gençler ve akademisyenler yetişsin. 2014’te başbakan ve AK Parti genel başkanı olan hocamız, 2 yıl sonra istifa etmiş başbakanlıktan. Artık Türkiye liberal değilmiş. AK Parti, zulmün intikamını zulümle alamazmış. Elde edilen kazanımlar kıymetini ve anlamını yitirmiş. İstişare edilmez, farklı fikirler görmezden gelinirmiş. Erdoğan tek adammış ve hocamız da sözde başbakan olarak Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur kalmış. Gayri kalamazmış AK Parti’de. Siyaseti de bırakmış. Akademisyen olarak ilmi çalışmalar yapıp Ahmet Hoca olarak kalacakmış. Siyasete tekrar girerse Ahmet Hoca ölürmüş. Gençleri de bilinçlendirip kendi safında toplamak için nice konuşmalar yapmış hocamız. Zaten en başından beri ideali, ilkeli akademisyenler yetiştirmekmiş.

Derken, hocamız siyasete girmeye karar vermiş, girişte de Ahmet Hoca’yı görüp öldürmüş. 7 Haziran dönemini gündeme getiren hocamız, başbakanlığı dönemindeki defterleri açmakla tehdit etmiş Erdoğan’ı. O dönemde Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur olan, susan hocamız, şimdi konuşabilirmiş. Tweetleri ile de Erdoğan’ı eleştirir, makalelerinden aldığı feyiz ile millete rehberlik edermiş. Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı duruşunu ifade edermiş. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına tepki göstermiş. Şehir’i de düşünce hocamız iyice öfkelenmiş. Daima kazanımlardan dem vuran Erdoğan ve destekçileri, Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını duvarlarına assınmış. Bu bir 28 Şubatmış. Ahmet hocamız Şehir’i yeniden kurmadan ölmek istemezmiş. Sonra “İstanbul Sözleşmesi” tartışılmış.

Bir gün, Erdoğan Boğaziçi’ne bir rektör atamış. Bu rektör, bir zamanlar İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dekanmış. Ahmet hocamız da rektörü sertçe eleştirmiş. Şehir’i yeniden kurunca bu rektörü Boğaziçi’nden alıp dekan yapar mıymış acep?

Muhalif tavrını bu zamana dek sürdüren hocamızın genel başkan yardımcısına saldırı olmuş. Hocamız demiş ki: Erdoğan vesayet altındaymış ve Özdağ’a Bahçeli’den dolayı geçmiş olsun diyememiş. 28 Şubat artıkları Erdoğan’ı ve milleti kuşatmışlar. Erdoğan seçimi kazansa da tasfiye edilecekmiş. Erdoğan ve Davutoğlu gibi karizmatik liderleri kullanan vesayetçiler, oyu onlar alsın, ülkeyi biz yönetelim, derlermiş.

O halde hocamıza sormalı: Erdoğan 28 Şubat’a mı imza attı yoksa vesayetçiler tarafından kuşatılıp mecbur mu bırakıldı? Erdoğan “tek adam” mı yoksa halkın desteğini alan ama vesayetçiler tarafından zor durumda bırakılan bir lider mi? Bir kişinin söylemleri nasıl bu kadar kısa zamanda değişebilir? Daha birkaç gün öncesine kadar rektör atamasından ötürü Erdoğan’a sertçe yüklenen hocamız, şimdi nasıl onu müdafaa eder oldu? Erdoğan’ın ittifakı genişletme çabası bu kadar çabuk mu sonuç verdi? Siyasete girersem ölür, dediği Ahmet Hoca’yı öldüren zatın istifa ettiği AK Parti’ye şimdi tekrar destek vermesine şaşırmam ama daha önceki tutarsızlıkları en azından biraz inandırıcı oluyordu. Artık kendi iddialarıyla çeliştiği açıkça görülüyor. Erdoğan’a muhalif elitist entel mütedeyyinler de Ahmet hocalarının masum kurtarıcı rolüne kendilerini fazlasıyla kaptırmış durumdalar. Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Davutoğlu’nun da doğru eleştirileri vardır. Ayasofya’nın vakıf olduğunu, dokunanın lanetleneceğini söyleyenlerin Şehir’i kapatması yanlış ve tutarsızdır mesela. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanması da önemli bir hatadır; ancak, sadece muhalif ve ilkeli olduğunu iddia ettiği için Ahmet hocanıza adeta peygamber gibi muamele edemezsiniz! Erdoğan’a “kibirli tek adam” derken, “Anadolu’ya çıkarım ve sadece esselamu aleyküm derim, bütün Anadolu’yu ayağa kaldırırım.” diyen Sayın Davutoğlu’nun ne kadar tevazu sahibi olduğunu da düşünmekte fayda var.

Enes DENİZ

Bu rektör meselesini bir de benden dinleyin.

https://meydan1.org/2021/01/05/bogazici-universitesinde-kayyum-rektore-karsi-yapilan-eyleme-katilanlara-polis-baskini/
https://twitter.com/gazeteduvar/status/1346352928060276736?s=09

Yazdıklarım tamamen şahsi ve bağımsız görüşlerimdir. Herhangi bir gruba bağlı olmadığım ve üniversitenin öğrencisi olarak yazdığım için tarafları sükunetle ve eleştirel değerlendirebildiğim kanaatindeyim. Bu zamana kadar konu hakkında yapılan açıklamaların siyasi ve taraflı beklentilerle ve algı yönetme hedefi ile yazılmış olduğu yönündeki gözlemim, beni, kendi görüşlerimi ifade etmeye yöneltti. Okuyuculara fikir verip bakış açısı kazandırmaktan daha fazlasını beklemiyorum. Tenkit edilmem tamamen tabiidir ama samimiyetsizlikle itham edilecek olan ben olmadığım için içim rahat.

Üniversitemize Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, son yasal düzenlemelere uygun, ancak yanlış bir rektör ataması yapıldı. Boğaziçi gibi bir üniversiteyi kontrol etmeye ve/veya değiştirmeye yönelik bu atama, usul ve yöntem bakımından makul değildi. Özgürlüğün alabildiğine istismar edildiği ortamlara müdahale edildiğinde, müdahalenin şekli ne olursa olsun, şiddetli tepki gelir. Boğaziçi’nin kendi felsefesinin ve anlayışının olması da bunu kaybetme korkusuyla tepkiyi artırır. Bu felsefe değişmedikçe, rektörü değiştirmek, Boğaziçi kültürü olarak ifade edilen anlayışın daha fazla savunulmasından başka fazla sonuç vermeyebilir. Boğaziçililerin geleneksel ve bilhassa sosyal medyayı iyi kullanmaları ve kullananlar tarafından desteklenmeleri, örgütlü protesto heves ve becerileri, iktidarın otoriterlik ve kutuplaştırma ile fazlaca itham edilmesi gibi faktörler de sonuç alana kadar şiddetle tepki göstermelerine sebep olacaktır. Ayrıca, atanan rektörün makamına layık olmadığı yönünde güçlü bir kanaate sahibim. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde yüksek oranda intihal belirlendi. Genel manada akademik kültürden uzaklığı da, kullandığı CEO dilinden anlaşıldığı üzere, Boğaziçi’ni bir şirket gibi yönetmek istemesine sebep oluyor. Önceki rektör Mehmed Özkan yine atanmıştı ama üniversite içinden ve halihazırda rektör yardımcısı olduğu için şimdiki pek çok kişi, Özkan’a razı oluyor. Ancak, ben Mehmed Özkan’ın atandığı dönemi düşünüyorum da, ona gösterilen tepkiler de Melih Bulu’ya gösterilenden çok hafif değildi. Şimdi, Özkan’ın Boğaziçi prensiplerine uygun çalıştığı söyleniyor; ancak atandığı dönemde o da “KAYYUM REKTÖR İSTEMİYORUZ!” sloganlarıyla protesto ediliyordu. Ayrıca, Mehmed Özkan’ın şu anda Melih Bulu’ya tercih edilmesinin önemli bir sebebi de güvenlik güçlerinin kampüslere girişine izin vermek istememesiydi. Geçmişteki ve 3 yıl önceki terör yanlısı protestoların bundan sonra da yapılabilmesini mi istiyorlar? Çoğulculuk ve özgürlükçülük dedikleri şeyler bunlar mı oluyor? Rektörlerini kendilerinin seçmesi ve Boğaziçi prensiplerine uygun olması gerektiğini sürekli vurguluyorlar. Yeni rektörden de bu prensiplere bağlı kalmayı taahhüt etmesi istenecek. O halde soruyorum: Kendi prensiplerine uymayanları kabul etmeyenler, özgürlükçülüğü ve çoğulculuğu bu prensiplere dahil edebilir mi? Bu prensipler, Boğaziçi’ni meydana getiren kolektif iradenin sonucu olarak değişken midir yoksa taviz verilemez kalıcı ilkeler ya da dogmalar mıdır? Mahir Ünal’ın sorusunu da burada yineliyorum: Rektör HDP’nin söz sahibi olduğu bir hükumet tarafından atanmış olsaydı ya da HDP ile yakın ilişkisi olsaydı şu an gösterilen tepkiler gösterilecek miydi?? “AKP’li rektör” dendiği gibi “PKK’lı rektör” de denecek miydi? Eylemler esnasında aşırıya gidildiği itiraf ediliyor ama bundan daha fazlası söylenmiyor. Eylemleri domine eden radikal grubun bütün öğrencileri temsil etmediği de itiraf ediliyor ama bunların neden bu kadar ön plana çıkabildiği sorgulanmıyor. Öğrencilerin %80’-90’ı eylemlerin farklı yönlere çekilmesini istemezmiş. Peki, bu %80-90 diğer %20’ye karşı çıkamazken Türkiye’nin yarısının seçtiği iktidar nasıl yoksayılıyor? Terörle ilişkisi sabit olan ve %10’un oyunu alan malum partiye sahip çıkılırken %50’yi bulan iktidar oyları nasıl yoksayılıyor? Bu da mı çoğulculuk oluyor? Boğaziçi’nin prensiplerini %10’luk radikal grubun belirlemesi engellenmezken Türkiye’nin yönetim şeklini %50 ile belirleyen iktidara nasıl karşı çıkılıyor? Her şey sayıysa, demokrasi oylarla yürürse, çoğulculuk bir kişiyi bile ihmal etmemekse, HDP’ye de bu ülkenin vatandaşlarının %10’u oy vermişse Cumhur İttifakı’na da %50’den fazlası oy verdi. Cumhur İttifakı’na, ne kadar oy aldığına bakılmaksızın karşı çıkılması meşru ise bunu HDP için yapmak da pekala meşru olmalıdır. %50’yi yoksaymak meşru ve gerekliyse %10’a karşı çıkılması nasıl özgürlüğe aykırı oluyor? Benim özgürlük sınırlarımı aşmak dışında her şeyde özgürsün diyenler özgürlükçü mü oluyor? Üniversiteyi %10’un domine etmesine, Boğaziçi Dayanışması ismiyle kurulan bir terör yapılanmasının Boğaziçi dayatışmasına karşı çıkamayanların, ülkenin %50’sinin seçtiği cumhurbaşkanı tarafından atanan rektöre karşı çıkmaları haklı değildir. Kendi prensiplerini asırlardır dayatanlara böyle tepeden rektör atanması müstehaktır. Sanmam ya, belki ders alırlar…

https://www.google.com/amp/s/www.gzt.com/amphtml/jurnalist/bogazici-universitesinde-teror-sevici-ogrencilerden-afrin-sehitlerine-hakaret-3160579

Konuyla ilgili hem hükumetle hem de atamayı protesto edenlerle mesafesini ortaya koymayı deneyen ama başaramayan bir de BİSAK var. Üç yıl evvelki Afrin/lokum olaylarını çok çabuk unutmuş olmalılar ki şu anki protestoları sadece aşırılık olarak niteliyorlar. En çok kendilerinin baskı altında kaldıkları, Boğaziçi prensiplerine uymak ve baskı görmek arasında seçim yapmaya mecbur oldukları iddialarını da çok çabuk unutmuşlar ki atamaya gösterdikleri tepkiyi Boğaziçi’ndeki baskıcı ortama göstermekten acizler. AK Parti ile bir oldukları algısını yıkmaya o kadar odaklanmış olmalılar ki Boğaziçi ile bir göründüler. İsmini vermeyeceğim bir Boğaziçi hocasından şunu bizzat duydum: 2018’de BİSAK ikna edilmeye çalışılmış ama hassasiyet göstermiş ve kabul etmemiş. Şimdi Boğaziçi kurum ve kültürünü korumaya onlar da başlamış ve bu mutlu ediciymiş.

3 yıl önceki lokum olayı esnasında yapılan terör yanlısı eylem, Boğaziçi prensiplerine bağlı kişiler tarafından terörle ilişkilendirilmiyor. Bu durum itiraf edilmiyor. Protesto etme hakkına sahip olduğumuz, bunun, özgürlüğün bir gereği olduğu söyleniyor. BİSAK, lokum olaylarında teröristlerin hedefi olan kulüp de şimdi Boğaziçi prensiplerine uymaya başlamış göründüğü için hocalarımızı mutlu ediyor. Terörü özgürlük olarak kabul etmek de bu prensipleri içeriyor. Bundan sonra yine bir terör olayı olsun da karşı çıkmaya çalışsınlar bakalım! Yine baskı altında kalsınlar da mağduriyetlerini dile getirmeye çalışsınlar. “Siz bizim prensiplerimize uymaya başlamamış mıydınız? Yine mi vazgeçtiniz? Taviz yoksa destek de yok.” cevabına nasıl karşılık verecekler? O vakitten sonra muhatap olarak kimi bulabilecekler? Talep ve mağduriyetlerini kime anlatacaklar? AKP’li rektöre mi, Boğaziçi’ne mi? Herhalde Ahmet Hocaları Şehir’i tekrar kurunca oraya gidecekler. Açıklamalarındaki akademi vurgusu da bu elitist tavrın neticesi midir?

AK Parti kurulmuş ve seçilmiş, iktidarı kaybedebilecek bir partidir. Boğaziçi ve prensipleri ise bir buçuk asırlık geçmişi, köklülük ve özerklik iddiası ile dokunulmaz sayılır. AK Parti’ye tepki göstermek, Boğaz’ın muhalif rüzgarına kapılmak kolay. Gösterebiliyorsanız Boğaziçi’ne de tepki gösterin de görelim!

Not: “Liberal Müslüman” taifesinin BİSAK’a bakışının nasıl değişeceğini de merak ediyorum. Açıklamalarına DEVA desteği geldi sonuçta.

Dertli kişinin davası olur. DEVA’sını bulan, davasını kaybetmiştir.

Enes DENİZ

Yeni rektörümüz hayırlı olsun…

Önceki rektör Mehmed Özkan ile alakalı büyük çaplı bir rahatsızlık vardı zaten. Bugün de yeni rektörümüz atanmış. Yakın zamanda, pandemiye rağmen eğitimin katı yürütülmesi ve öğrenci taleplerinin dikkate alınmaması da çokça protesto edilmişti. Bunca memnuniyetsizlik içinde böyle rektör atanırsa, atanan rektör de üniversitenin ve akademinin ilkelerinden bihaber olursa olacağı budur zaten.

Hem sosyal medyada hem de bir araya gelinerek tepki gösteriliyor ve gösterilecek. Twitter’da #KayyumRektörİstemiyoruz etiketi ile protesto ediliyor. Pazartesi saat 14.00’de de Güney Kampüs’te eylem yapılacak. Boğaziçi zaten en başından beri özerk ve muhaliftir. Sosyal medya farklı görüşlerin bilhassa gençler arasında yayılışını hızlandırmışsa da Boğaziçi, yabancı menşeli fikir ithalatı konusunda Türkiye ortalamasından yıllarca ileridedir. Bunu rektörle kontrol etmek, üniversitenin felsefesi değişmedikçe zor olur ve ters etki yapar. Ben her şeye bağırıp başka sesleri bastırmayı ve gerginlik çıkararak eylem yapmayı hobi edinmiş, kendi sesini duyurmak iddiası ile kibirli davranan gereksiz aktivistlerden değilim. İktidara sadece muhalefet için, her ne şartta ve ne pahasına olursa olsun muhalefet eden taifeden de değilim. Akademiye tapınan entellerden de değilim. Dersleri, eğitim şeklini ve sürekli propagandası yapılan fikirleri nasıl gördüğümü de bilenler bilir; bilmeyenleri de öğrenmekten alıkoymuyorum. Tüm bunlarla birlikte, sıradan bir öğrenci olarak soruyorum: Boğaziçi doktora tezinde intihal yapmış beyefendi rektör oluyorsa ben niye yapmayayım? Dersleri anlamsız buluyorum ama neticede diploma denen muazzam şeyi almak için biz bunca emek veriyoruz. Bütün derslerimizin izlencelerinde (syllabus) akademik dürüstlük vurgulanır ve intihal, öğrencinin ödevden F alması, disiplin kuruluna sevki ve asistan olamaması gibi yaptırımlarla sonuçlanır. Şu anda hatırladıklarım bunlar. Biz asistan bile olamıyoruz; beyefendi rektör oluyor. Tabii, bunun neden atama kararından hemen sonra ortaya çıkarıldığını ve o tezi Boğaziçi hocalarının nasıl kabul ettiğini de kendime soruyorum.

Hayırlısı…

Enes DENİZ

Laik İmamoğlu

Vizelerle ve üniversite dışındaki sınavlarla meşgulüm. Albayrak’ın istifası, Merkez Bankası başkanının tekrar değişmesi ve Erdoğan’ın ekonomi ve hukukta reform açıklamaları hakkında yazacaktım. Başlıkla bunların ne alakası var, derseniz onu da izah edeceğim. Ekonomi ve hukuk, muhalefetin iktidara en çok yüklendiği iki alan. İktidar bu alanlardaki uygulamalarında bunca direnmişken şimdi reform vaadi her ne kadar sözlük manası ile büyük değişimleri çağrıştırmalı ise de Erdoğan’ın itibarını olumlu etkilemedi. Reform olarak tanımladığı şey muhalefetin beklentilerinden tamamen farklı ve alakasızsa bile hukuk, ekonomi ve reform kelimelerini bir arada kullanmış olması, muhalefetin sert eleştirileri için yeterliydi.

Gelelim Ekrem Bey’e. Çeşitli şekillerde gündemde kalmayı başaran kahramanımız, bu defa da tek parti devrine özlemini dile getirmiş. Türkçe Kur’an’dan sonra Itri’nin tekbirini de yapmışlar. Ekrem Bey başkan olmak için Arapça okumuştu Kur’an’ı. Şimdi değişim başlattığı mesajını mı veriyor, 2023’te zaten iktidarı ele geçirince bunlar unutulur diye düşünüp hazırlık olarak laik Türkiye için adımlarını mı sıklaştırıyor, bilmiyorum. Bildiğim şu: Ekrem Bey Kur’an okuyarak başkan olmuşsa ve şimdi makamlı meal okutuyorsa bundan sonra iktidara asla din istismarı eleştirisinde bulunamaz. Ekrem Bey’e sahip çıkmaya devam ettikçe Millet İttifakı unsurları da asla Erdoğan’ı din istismarı ile eleştiremez. Erdoğan eleştirilemez demiyorum. Millet İttifakı Erdoğan’ı din istismarı ile itham edemez diyorum. Millet İttifakı ne mi? Hani şu Temel Bey’in de olduğu ittifak var ya, o işte. Bu arada, Ekrem Bey Macron’dan mı ilham almış diye sormadan edemiyorum. Sonuç olarak, Cumhur İttifakı’nı yobazlıkla, diktatörlükle, insan hak ve hürriyetlerini yoksaymakla, gericilikle eleştiren iç ve dış unsurlar, bunları yapmayı veya desteklemeyi terk etmedikçe eleştirilerinde asla samimi olmayacaklardır. İmamoğlu Erdoğan’ı devirmek için geçici çözümdür, diyenler, müstebid Sultan’ı deviren İttihad ve Terakki Fırkası’nın gerçekten mürriyet getirip getirmediğini araştırsınlar. Payitaht izleyerek değil; konu ile alakalı güvenilir kaynakları okuyarak. Muhalefeti sert şekilde eleştiren herkesi yandaşlıkla itham etmenin ne kadar özgürlükçü olduğu üzerinde de düşününüz. Ayrıca, muhalif de iktidarı destekleyen kadar yadaştır. Yandaş taraflı olandır. İktidarın tarafında olan yandaşsa muhalif olan da tarafsızlık iddiasında bulunamaz. Muhaliflik tam olarak bir şeyin aksini desteklemektir zaten. Aksini desteklediğiniz şey bir tarafsa ve onu destekleyenler de yandaşsa siz de karşı tarafı destekleyen yandaşlar olursunuz.

Son olarak, tek parti döneminde kalan (?) baskıcı uygulamaların artık Atatürkçüler tarafından da tasvip edilmediğini söyleyenlere, yukarıda yazdıklarım doğrultusunda soruyorum: Sadece küçük bir İBB’nin başkanı olduğu için İmamoğlu’nu eleştirmeyelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zorbalığından kurtulmalıyız demek makul mü? İşlerine gelince İmamoğlu’nu, Erdoğan’ı devirmek için ilk büyük adım olarak görenler, işlerine gelince onu küçük ve masum bir İBB başkanı olarak görüp mazur görmemizi mi bekleyecek? İBB başkanıyken böyle işler yapan bir adamın Cumhurbaşkanı olması halinde yapabileceklerinden kaygı duymayalım mı? Erdoğan’ın tek adam rejimi devrilince kurulacak özgür (!) ve huzurlu (!) Türkiye hayalinizde İmamoğlu’na yer var mı, yok mu?

Enes DENİZ

Ali Karahasanoğlu’nun Bir Yazısına Cevap

Başlıkta “Cevap” yazdım ama galiba “Soru” desem daha iyi olacaktı. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Siyasi anketleri bir yana bırakın da, tüm vatandaşların anonim olarak dinini belirttiği bir anket yapın bakalım! Vatandaşlarımızın yüzde doksan sekizi Müslümanmış ve inancı gereği beş vakit namaz kılarmış. Subhanallah! Diğer yüzde 2’nin tamamı da nereye gitsem benimle mi ki ben aksi durumdaki bunca kişiyle karşılaşabiliyorum?

Hamasi iyimserliği bir yana bırakın, bu vatanın hamuru İslam’la yoğurulmuştur söylemine, o hamura fazlaca su katıldığı hakikatini de ekleyin ve bir kez daha düşünün. Tefekkür edin.

Gençlerin, siyasi iktidar ve diğer İslamcı yapılar hakkındaki kısmen manipülatif propaganda neticesinde İslam’a nasıl cephe aldığını biraz olsun araştırın.

Yakın zamanda Nihat Hatipoğlu bira içen kızlar görmüş de hayret etmiş. Aman, daha fazlasını görse hocamızın sıhhati bozulurdu maazallah!

Kuşak çatışması denen şey hep gündemdeydi ama bir genç kardeşiniz olarak muhterem büyüklerime, bunun son yıllarda dehşet verici bir hal aldığını ve doğru şeylerin ivedi surette yapılmasının da zaruri olduğunu söylemeyi vazife addederim. Gençleri kendi dünyanızdan görmeniz, elim bir felaketin habercisi olabilir. Biz masum değiliz ama siz bizi anlamak için ne yaptınız?

Eski/yeni Türkiye söylemini de sadece siyasi bağlamda kullanmayı bırakıp bir de sosyolojik mukayese yapın. Ve sorun. Siyaset ve hizmetler hakkında değil, toplumun ve gençlerin tavır ve fikirleri hakkında sorun. Nerdeeeen nereye?..

Erdoğan’ın, Ermeni ve Kıbrıs meseleleri başta olmak üzere dış politikadaki çıkışlarını, muhaliflere verdiği cevapları dinleyip hamasete teslim olarak gerçek dümyayı unutmayın. Aynı Erdoğan’ın, Batı taklitçiliğini, sapkın ideolojileri ve fikri iktidar kavramını son zamanlarda gittikçe artan şekilde vurguladığı konuşmalarını da dinleyin ki kurduğunuz büyük Türkiye hayali kabusa dönmesin.

Enes DENİZ

Türkiye’de “Kürt” Varlığı için İki Ciddi Tehdit: Ezan ve Kurban

Bundan 6 yıl evvel birileri, Kobani’nin “cihatçı teröristler” tarafından kuşatıldığı iddiasıyla, “Kürtleri” “cihatçılardan” korumak gerekçesi ile halkı sokağa çağırdı. Kurban kesiminden elde edilen eti ihtiyaç sahiplerine teslim etmek isteyen “cihatçı” Yasin Börü, bu “demokratik ve barışçıl” gösteriler esnasında “özgürlük savaşçıları” tarafından öldürüldü.

Birkaç ay önce ise Ankara’da bir cinayet işlendi. İddiaya göre maktul, Kürtçe müzik dinlediği için vahşice katledilmişti. “Cihatçılar” Yasin Börü’nün intikamını mı almak istemişti acaba?

Kısa süre sonra resmi makamlardan gelen açıklamalarla öğrendik ki vaziyet bundan çok farklıydı. Barış Çakan, “barış ve demokrasi için mücadele eden” her “direnişçi” gibi Kürtçe müzik dinlediği için değil, her “cihatçı” gibi ezana değer verdiği ve aslında müzik dinleyenleri uyardığı için öldürülmüştü.

Ezana saygılı olunmasını istediği için katledilen bir genci ırkçı ve manipülatif provokasyonlarına alet etmeyi ustalıkla başaranlar ise bu kurgulanmış Barış Çakan’a verdikleri değeri Yasin Börü’ye asla vermeyeceklerdi. Tabii, Barış Çakan’ın aslında ezana saygılı olunmasını istediği için katledildiğini öğrenen bazıları için Yasin Börü de artık o gerçek Barış’tan çok farklı olmayacak. İkisi de “cihatçı” neticede.

Neden, olaylardan 6 yıl sonra operasyonlar yapıldığını soranlara gelince, emniyet güçlerinin olaylar esnasında neden hiçbir şey yapmadığını bilmek çok daha öncelikli olabilir.

“Cihatçı teröristlerin” “özgürlükçü aktivistlerce” katline ve emniyet güçlerinin tepkisizliğine ilişkin şu videoyu izleyebilirsiniz.

Bu 6-8 Ekim olayları yeni kararlarla tekrar gündeme gelmişken ve Karabağ meselesi de gündemdeyken şunu da sormuş olayım: AK Parti’nin siyasi menfaat gözeterek ülkücü, ulusalcı ve diğer milliyetçi gruplarla ittifak yaptığını vurgulayanlar, İP-HDP ittifakı hakkında ne düşünüyor? Bu ittifakta SP’nin varlığı da ayrı bir konu ama onu daha önceki bir yazımda ele aldım.

6-8 Ekim olaylarında şehadete eren tüm yiğitlere selam olsun!

Enes DENİZ

Birkaç Soru

Kadına Yönelik Şiddet

Birkaç dakika önce duydum. Son olarak Tuba Keleş eklenmiş cinayet mağduru kadınlar listesine. Böyle listeler yapıp istatistik topluyorlar, bu konuyu her defasında çok sıra dışı bir şey gibi konuşup sıradanlaştırıyorlar ve verilen tepkiler otomatikleşiyor, adalet sisteminden şikayet ederek onun caydırıcı olmadığını düşündürüyorlar ve cinayete meyilli kimseleri cesaretlendiriyorlar. Kadınları da şiddet mağduru oldukları için değil, kadın oldukları için destekliyorlar. Herkes bu konuyu “kadına yönelik şiddet” diye ifade ediyor. Şiddet, (faili kim olursa olsun) şiddettir; mağdur, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) mağdurdur; suçlu, (kim ve hangi cinsiyete mensup olursa olsun) suçludur. Şiddet mağdura yönelmiştir. “Kadın”, “mağdur”un eş anlamlısı olduğu için mi onun yerine bu kadar kullanılıyor? Eğer böyleyse bunu TDK’ye bildirelim de bu çok ciddi konuya bir el atıp sözlüklerini güncellesinler; yoksa kadınlarımız mağdur olur. 🙂

Son haftalarda, sadece maske takma tartışmasından ötürü kaç kadın polise hakaret edip bir de tacize uğradığını iddia etti ya da bir çocuğu darp etti? Şimdi biz, bu kadınlar şiddet uygulamadı, mı diyeceğiz? Şiddet uyguladıkları açık. Peki, artık “şiddet” kelimesini “kadına yönelik şiddet” olarak değiştirdiğimize göre, bu kadınlar kadına yönelik şiddet uyguladı, mı diyelim? Mağdurların çoğu erkek. Kadınlar sadece şiddet uyguladı. Şiddetin şiddet olması için kadına yönelik olması gerekmez. Peki, şiddet uygulayan kadınlara ne kadar tepki gösterildi? Onların yaptığı da “KADIN KAYNAKLI ŞİDDET” diye manşetlerde veya sosyal medyada yer aldı mı? Ben bunun yapılması taraftarı değilim. Sadece soruyorum.

Şiddet, kadına yönelik de değildir, kadın kaynaklı da.

Şiddet şiddettir; mağdur mağdurdur; suçlu suçludur.

Kobani ve Karabağ

Kobani olaylarının 6. yıldönümünde operasyonlar yapıldı, Azerbaycan Ermenistan’a karşı hücum başlattı, HDP Meclis’teki bildiriyi imzalamadı.

“Bir de imzalamasını mı bekliyordun? Türkiye’de Kürtlerin haklarını savunan tek parti, şovenist ve hamasi Türkçülüğe boyun eğmez!”

Peki, Arapların hakkını savunsunlar o zaman. Kobani’de gösterdikleri duyarlılığı(!) Türkiye’ye iltica eden, katledilen, yerlerinden edilen Araplar için de göstersinler. PKK’nın kaçırdığı evlatlarını isteyen Kürtler için göstersinler.

Mesele Azerbaycan’ın Türk devleti olmasının yanı sıra PKK ile Ermenistan arasındaki ilişkidir. Birileri, “maalesef” diyerek, Türkiye’nin Azerbaycan’a silah yardımı yaptığını (ve “cihatçı” gruplar gönderdiğini) söylemeden önce Ermenistan’da savaşan teröristlerle ilgilense iyi eder. Burada “maalesef” denecek şey de budur. Tabii, malum üçlünün neden şimdi ateşkes çağrıları yaptığı üzerinde düşünmek de bir başka seçenek. Türkiye’yi terörle ilişkilendirme çabasından çok daha makul bir seçenek.

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Hükumetin “Gizli” Planları

Sosyal medyanın muhaliflerce kullanımına ilişkin çok şey yazdım ve yazdıklarımın arkasındayım. Biraz da yandaşları ele alalım.

Türkiye’nin “tarihi” hamlelerini, “gizli” planlarını okurlarına ya da izleyicilerine anlatan büyük bir kitle türedi. Bütün dünya karşımızdaymış, Erdoğan öncülüğündeki Türkiye müthiş bir diriliş destanı yazıyormuş ve dünyadaki güç dengelerini altüst edecek gizli planlarımız varmış. Sonra bu “gizli”(?) planları açıklıyorlar, bu planlar da hala “gizli” oluyor, değil mi?

Bu “gizli” planlar gerçekse ya onları paylaşanlar başka devlet veya teşkilatlar için çalışan istihbaratçılar ve bu planları deşifre edip paylaşıyorlar, ya devletin önemli zaafları var ve bu planları sıradan bir sosyal medya kullanıcısı bile ele geçirebiliyor ya da devletin aslında başka daha gizli planları var ve bu paylaşılan şeyler de onları gizliyor.

Eğer bu planlar gizli değilse, yani gizli plan falan yoksa yazımı dikkate almayınız. Paylaşımları da hiçbir ihtimalde dikkate almayınız. Gerçek dışı paylaşımlar, destekçilerini heyecanlandırmak isteyen iktidar yanlıları tarafından ya da gerçek dışı planları iktidara atfedip, bunlar gerçekleşmeyince de AK Parti seçmenini hayal kırıklığına uğratmak isteyen( muhalif)ler tarafından yapılıyor olabilir.

Sonuçta, hiçbir durumda siyaset ve diplomasi, bu tür sosyal medya içerikleri ile açıklanamaz. Türkiye’nin pek çok konuda zannedilenden güçlü olduğu, anlamlı bir (dış) politika uyguladığı ve hakkını aradığı muhakkaktır; ancak bu, rasyonel bir temel üzerinde ele alınmalıdır.

Not: Tek amacım, bahsettiğim paylaşımları yapan taifeyi sorgulamak. Bu yazıyı hükumetten bağımsız değerlendiriniz.

Enes DENİZ

İki devlet, tek millet

Ermenistan yine Azerbaycan askeri unsurlarını ve sivilleri hedef alıyor, Türkiye de “kardeş” Azerbaycan’a hem askeri hem siyasi destek veriyor. Aynı Türkiye, Akdeniz’de de kendi menfaatleri için yalnız mücadele ediyor. Azerbaycan KKTC’yi bile tanımıyor. Diğer Türk devletleri (Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan) coğrafi ve siyasi bakımdan bize daha uzak olabilir ama Azerbaycan İran’la ve Rusya ile kurduğu ilişkiyi Türkiye ile kuramazken biz nasıl “iki devlet, tek millet” oluyoruz?

Enes DENİZ

İç Isıtan İki Haber

Geçtiğimiz günlerde, önce şeftaliler, ardından tezgahtan alınan kavun için helallik almak maksadıyla bırakılan notlar; insanlığın ve kul hakkı şuurunun yaşadığını bir kez daha gösterdi bizlere. Allah sayılarını artırsın. Bu arada, her iki haber için bağlantı verdiğim haberler.com sitesinde, iki haberde de yazım hatalarının bulunması dikkatimi çekti.

Enes DENİZ

Çekiliyoruz!

İşgalciler İstanbul’dan, biz sözleşmesinden…

Ayasofya açıldı; ardından Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi açıklaması geldi. Şimdi KADEM ne yapacak, bunu da merak ediyorum. Şu haber de sözleşmenin, esasında bundan önce fiilen hükümsüz bırakıldığını gösteriyor. Okuduğum üniversite olan Boğaziçi Üniversitesi için bu sıra dışı bir gelişme. Ben az önce karşılaştım ve hakikaten şaşırdım.

17 Ağustos depremini ve Beyrut felaketini esef ve ibretle anıyoruz.

Enes DENİZ

Ayasofya İbadete Açılmalı mı?

en.wikipedia.org/wiki/Hagia_Sophia
http://www.trover.com/d/Qodg-hagia-sophia-museum-istanbul-turkey

Bazı CHP’lilerden Sultanahmet’in de müze yapılması önerileri gelmiş. Bir kütüphaneye çevirme konusundan falan bahsetmişler. Fazla takip etmedim. Onlar görevlerini yapıyorlar. Kapasite bu, kardeşim! Onu eleştirmek yerine biz de vazifemizi yapsak ya!

Şimdi, Ayasofya’nın ibadete açılmasına dair şahsi fikirlerimi yazacağım. Erdoğan’ın politik emellerle hareket ettiği iddiaları da ayrıca ele alınabilir. Ben bu yazıda Ayasofya ile ve ona dair tartışmayla ilgileneceğim.

Bu kararın hamasetten ve sloganlardan ileri gitmeyen şekilde desteklenmesi endişe verici. Meseleye bu şekilde yaklaşanlar, esasen çok önceden beri var. Bu vaziyetten rahatsızlık duymakla birlikte, Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenlerin de Kemalist sloganlara sığındığına şahit oluyorum. Oluyoruz, mu demeliyim? Biz, dersem kendi fikirlerimin başkalarınca da kabul edildiğini ima etmiş olmak istemem. Ben, dersem de, ben sizin bilmediğiniz hakikati görüyorum, der gibi görülmekten endişe ediyorum. Neyse… Bu Kemalistler, Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı çıkıyor. Aynı Kemalistler Yunanistan’a karşı da 100 yıl öncesinin romantizmi ile ahkam kesip “Türkiye’nin egemenliğini tavizsiz (!) savunuyor”. Yunan hükümeti de Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı. Güney Kıbrıs yönetimi de Müslümanlara karşı provokatif tavrını sürdürüyor. Şimdi Kemalistler Türkiye’nin egemenliğini mi savunacak yoksa Büyük Bizans hayalinin varislerini mi? Bu durumda net bir tavır ortaya koyamayacaklar ve çelişen işler yapacaklar. “Yunanları denize döktük.” edebiyatı da büsbütün anlamsızlaşacak. Karar, bu yönüyle, kimin istiklal için mücadele ettiğini, kimin de esaret altındaki aciz Türkiye’yi arzuladığını göstermesi bakımından önemli olacak. Dış politikaya ilişkin muhalif söylemler de geçerliliğini yitirecek. Birileri diyor ki: “Biz, Ulu Önder Atatürk önderliğinde Yunanları mağlup edip denize döktük. Kıbrıs Barış Harekatı’nı da biz yaptık. Yunanlara veya başka bir ulusa karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığından taviz vermeyiz.”. Yine birileri diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh ilkesini uygulamalıdır. Komşularımızla ve Batılı müttefiklerimizle ilişkilerimiz iyi olmalıdır. Erdoğan müttefiklerimizle ilişkilerimize önemli zarar verdi.”. Şimdi düşünsünler bakalım, ne diyecekler? Kıbrıs Harekatı’nı coşkuyla sahiplenenler, o dönemde harekatı aslında kimin yaptığını, Türkiye’ye nasıl ambargo uygulandığını unuttu mu? O doğruydu da şimdiki harekatlar mı yanlış? Kıbrıs Harekatı ile “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden taviz verilmedi mi? Batılı müttefiklerle (!) ilişkiler gerilmedi mi? Tüm bunlarla birlikte “laiklik” de yeniden sorgulanacak. Mustafa Kemal Atatürk Ayasofya’yı müze yapmıştı. Bu, siyasi otorite ile ve devlet kontrolünde yapıldı. Aynı devlet, laikliği, Mustafa Kemal’in bir ilkesini uygulamaya devam ettikçe mabetler üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduğunu iddia edebilir ve müzeyi de cami yapabilir. Bu durumda, laik Türkiye’de ve laik her devlette “din ve vicdan hürriyeti”nin hakikatte var olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu.

Ayasofya’nın ibadete açılması halinde başka ülkelerdeki Müslümanların etkilenmesi ve camilere saldırılar yapılması hakkındaki endişelere gelince, sizi temin ederim ki bu tür saldırılar, Ayasofya kilise olsa da yapılacaktır ve belki artacaktır. Yunanistan’ın başkentinde şimdi de cami yok, bundan önce de yoktu. Yunanistan, AB ülkeleri arasında, başkentinde tek bir cami bile olmayan tek ülke. Ayasofya cami olunca Türkiye’de kiliseler mi tükenecek? Yunanlar, Ayasofya meselesi gündeme gelince mi tüm camileri yıktı? Daha önce de Atina’da cami yoktu ve bundan sonra kısa vadede inşa edilmesi de çok kolay olmayabilir. Anti-İslamizm ve İslamofobi asırlardır var ve bundan sonra da var olacak. Yeni Zelanda’daki saldırı, bunun çok üzücü ve dikkat çekici bir örneği. Meselenin diğer bir yönü de Avrupa’daki ülkelerin sekülerizme daha yakın olması. Oradaki mabetler üzerinde devlet yetkisinin sınırlı olması, ibadethanelerin direkt din mensuplarına ait olması anlamına gelir. Mabetler, onları kullananların mesuliyetindedir ve onlara yapılacak müdahale, doğrudan din mensuplarını ve onların ibadet hürriyetini muhatap ve hedef alır. Buldukları her fırsatta laisizm yapanların diğer İslamofoblardan belki tek farkı ise yaptıklarına siyasi ve hukuki meşruiyet kazandırma arayışlarıdır. O halde, Ayasofya, siyasi otoriteyle müze olabildiyse aynı şekilde cami de olur. Şunu da ifade etmeliyim ki, Ayasofya ibadete açılırsa Müslümanlara saldırılar yapılmasından endişe ettiğini iddia edenlerin pek çoğu, bugüne dek İslamofobi hakkında belki tek olumsuz kelime söylemiş değildir.

Laiklik ve Sekülerizm

Sekülerizm, genel manada, dine ait her şeyi reddetmeyi veya dikkate almamayı ifade edebilir. Bu, Birleşik Krallık’taki gibi, devletin dine müdahalesinin büyük ölçüde azaldığı, yurttaşların dini konularda (özel hayatlarında, inanç ve ibadetlerinde, birbirleri arasındaki ilişkilerde ve medeni hukukta) özgür bırakıldığı bir sistem doğurabilir. Bir Müslümanın tesettüre riayet etmek, cemaat halinde namaz kılmak ya da haram şeylerden sakınmak istemesi; deyim yerindeyse, devletin umurunda değildir. Devlet dini topluluk ve cemaat benzeri örgütlere destekleyici ya da engelleyici/kısıtlayıcı şekilde müdahale etmez. Laiklik ise, genel olarak, dinin devlet tarafından sınırlanıp yeniden tanımlanması ve kontrol altına alınması anlamına gelir. Fransa modelini esas alan Türkiye’de mesela;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet kontrolündeki siyasi bir kurum olarak kurulması ve diğer herhangi bir siyasi kurum gibi devlete bağlı çalışması
  • Medeni Kanun’un yürürlükte olması
  • Birkaç yıl öncesine kadar, nüfus cüzdanında dinin zorunlu olarak yer alması
  • Giyim ve ibadetlere getirilen ve son birkaç yıla dek büyük ölçüde var olan kısıtlamalar (örn. şapka devrimi, din görevlilerinin giyimine ve dini sembollerin ibadethaneler dışında kullanımına ilişkin düzenlemeler ile tesettüre ilişkin kısıtlamalar)
  • İmam, müezzin ve müftülerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı memurlar olarak çalışması
  • İmamhatip ve ilahiyat okullarının müfredatının devlet denetiminde olması
  • İlk ve ortaöğretim kurumlarında müfredatı devlet tarafından belirlenen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi
  • Dini bayramların devlet tarafından (milli bayramlar ve yılbaşı gibi) resmi tatil olarak kabul edilmesi
  • Cumhuriyet’in ilk yıllarında meal ve tefsir çalışmalarının devlet eli ile yaptırılması ve ezanın Türkçe okutulması
  • 29 Mayıs’ta yapılan İstanbul’un Fethi kutlamalarının, Miladi takvim esas alınarak gerçekleşmesi
  • COVID-19 nedeni ile uygulanan tedbirler kapsamında mabetlerin kullanımına devlet tarafından düzenleme getirilmesi

laik uygulamalara örneklerdir. O halde, laikliğe dair fikirler elbette farklılık gösterebilir; ancak bir Müslümanın onu kabul etmemesi de anlayışla karşılanmalıdır. Camiyi müze yapmak için laisizmcilik yapılıyorsa, Ayasofya müze olduysa ve Sultanahmet’in müze yapılması da birileri tarafından teklif edilebiliyorsa, müzenin cami yapılmasına, Ayasofya’nın asli durumunun ve itibarının iade edilmesine de tepki gösterilmemelidir. Ayrıca, Ayasofya camiyken de daha önce olduğu gibi gayrimüslimler tarafından ziyaret edilebilecektir; ancak müze olarak kaldıkça orada daha önce olduğu gibi Müslümanlar tarafından ibadet edilemeyecektir. Son olarak, tekrar belirtiyorum: Rahatsız olan ama bunu nasıl göstereceğini ve halkı nasıl ikna edeceğini bilmeyen bazıları, tepki almamak için, “Yapacaksanız yapın ama olacaklardan siz sorumlusunuz.” benzeri karşılıklar veriyor. Bu hamlenin sembolik ve başarısız bir meydan okuma denemesinden ibaret olacağını, Türkiye’nin müttefikleri (!) ile ilişkilerinin zarar göreceğini söylüyorlar. Bu adım sembolik bir şeyden ibaretse müttefiklerimiz (!) neden bu kadar tepki gösteriyor? Ayasofya onlar için önemliyse neden bizim için önemli olamıyor? Türkiye birilerini rahatsız edecek adımlar attıkça ilişkilerin gerildiğine zaten şahit oluyoruz. Şöyle de diyebilirim: Müttefiklerimiz (!) tepki veriyorsa bu, Türkiye’nin artık onlara itaat etmek yerine daha bağımsız politikalar uygulayabildiğinin delilidir. Asıl üzülmemiz gereken, bunun aksidir.

Fethi müjdelenen Kostantiniyye, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar kıymetlidir. Ayasofya, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar önemlidir

Not: Ulusçuluk hakkında bu yazımı okuyabilirsiniz.

Enes DENİZ

Son güncelleme: 26 Şevval 1441/18 Haziran 2020

Türkçülük

1789’da Fransa’da, sömürüyü “soyluluk” kavramı ile meşrulaştıranlara karşı bir ihtilal oldu; sonra ihtilalin öncüleri birbirlerini kesti. Şimdi buna “demokrasinin yeniden doğuşu” deniyor. Özgürlük ve adalet sadece üstünler (Tanrı’nın çocukları) için vardır zaten. Böyle adalet mi olur, demeyin. Evet, insan hakları tüm insanlar için. Peki, bu üstünler için tüm insanlar kim? Biz dahil edilmediğimiz bir topluluk için belirlenmiş haklardan istifade etmeyi niçin umuyoruz ki? Amerika’da şu an devam etmekte olan eylemlere bakın. Bizim Geziciler (özgürlük savaşçıları) demokrasinin beşiği Birleşik Devletler’de olanlar hakkında da bir kelam etseler ya! Hayır, bu protestolar değil sadece. Onların sebebi olan ve asırlardır zencilere yapılan zulümle de sınırlı değil. Meseleyi, yine renklerine göre tasnif edilen “kızılderili”lerden ya da beyazderililerin yıktığı imparatorluklardan (Maya, Aztek, İnka…) ibaret görürsek de yanılırız. Amerika’yı, üzerinde zaten insanların yaşadığı bir kıtayı keşfettiklerini ve orada hukuk ve eşitlik esasına dayalı bir devlet kurduklarını iddia eden, şimdi dünyayı demokratize eden (!) ve İslam (terörizm) ile mücadele eden zihniyet tarihe karışmış değil. Evet, bunların her biri aynı zihniyetin tezahürü; ancak biz bu zihniyetin kendisini iyi tahlil edersek onun, mevcut olanlar da dahil olmak üzere, tüm neticelerini daha iyi görebiliriz. Görürüz inşallah ama bunu başka bir yazıya bırakalım. Konumuza, Türkçülüğe geri dönelim. Bu Fransız İhtilali Avrupalıları demokratize ederken, o dönem için Sünni İslamı temsile en yakın sayılabilecek Osmanlı İmparatorluğu’nu da, sonunda onlarca ulus devlet meydana getirecek bir çöküş ve buhran kuşatmıştı. XIX. asırda Osmanlı yerine Türkiye ismi giderek daha sık kullanılır olmuştu. Asrın ikinci yarısında ortaya çıkan Genç Osmanlılar, yerlerini Jön Türkler’e bırakacaktı. Doksan Üç Harbi’ne dirayetsiz paşaların ihtirasları ile sürüklenen meşruti Osmanlı İmparatorluğu, kendi devletlerini kurmak için çalışan mebuslardan müteşekkil meclisi, ancak elim bir hezimet ve felakete mukabil feshedecekti. İttihad-ü Terakki Fırkası’nda milliyetçiler hakim olduktan sonra da muhtelif etnik ve ideolojik cemiyetleri temsil eden unsurlarla irtibat sürecekti. Bunun ifade ettiği çelişki de izaha muhtaç tabii. Velhasıl, Türkçülüğün temelleri, Cumhuriyet’in de, Milli Mücadele’nin de, bize “milli edebiyat” diye öğretilen şeylerin de, Balkan Harbi’nin de, Tevfik Fikret’in de öncesine gidiyor.

Bir cihan harbi ile Osmanlı İmparatorluğu mağlup edilip parçalandı ve Orta Doğu’dan çekildi. Bunun öncesinde de şartlar, pek çok Arap’ın kavmiyetçi hislerle isyan etmesini kolaylaştıracak şekle getirilmişti zaten. Bizim bazı pek vatanperver (!) Türkçü İttihatçılarımız tarafından. İkinci bir cihan harbi ise, ilk savaşla Osmanlıların çekildiği Kudüs’ü işgal edecek Yahudi devletinin kuruluşu ile sonuçlanacaktı. Soykırım mı? Bu Yahudi soykırımını kabul edip şiddetle kınayan adil (!) kurumlar Müslümanları da böyle müdafaa etmedikçe, antisemitizme gösterdikleri tepkiyi İslamofobi karşısında da göstermedikçe ben bu soykırımın gerçekliğinden şüphe ederim. Olduysa bile, ben tarihte böyle bir katliamdan hemen sonra devlet kuran başka bir topluluk bilmiyorum. Neyse…

Hilafet adına yapılan (?) savaş bitti, Hilafet kaldırıldı, savaş Milli Mücadele adını aldı ve laik Türk devleti, varlığını Türk varlığına armağan edecek yurttaşlar yetiştirmeye başladı. Rejimin fazla nüfuz edemediği en büyük ve belki tek etnik azınlık Kürtlerdi ve onların da belki çoğu oldukça mütedeyyindi. Çoğu şimdi bunu da yapmıyor ama Kemalistler bir zamanlar PKK’yı kınıyordu. Peki, Said-i Nursi’yi (rahmetullahi aleyh) Said-i Kürdi olarak isimlendiren Milli Şef’ten ya da küçük masum çocukların (İçlerinde Kürtler de var.) her gün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demeye mecbur olmasından neden bahsedilmiyor? Biliyorum, biliyorum. Artık söylenmiyor bu Türklük andı (“Andımız”). Söylenmiyor ama pek çokları da hiç memnun değil bundan. İsterler ki, Kürt de varlığını Türk varlığına armağan etsin ama Müslüman, malını ve canını Allah yolunda infak edemesin. Bu Kemalistler TV ekranında bile bir tesettürlü öğretmen görseler fabrika ayarlarına dönüp çıldırıyorlar. Çocuğun beyni kirlenirmiş. O tesettürlü öğretmen sadece adil ve insanca muamele görmeye ihtiyaç duyuyor, bütün çocukların her gün varlığını İslam’a armağan etmesine değil. Tesettür hürriyeti dincilik. Laik Türk devletinde zaten din ve vicdan hürriyeti var, öyle değil mi? Müslümanlar da inanmakta hür tabii ama hepsi dinci ve yobaz ve cahil ve gerici ve mürteci, değil mi? Müslümanlar cahilse eğitim alsınlar desek ona da karşı çıkarlar. Bir öğretmeni hazmedemeyenler Müslüman alimlere nasıl tahammül etsin?

Bu tek parti dönemi eskide kaldı, dediğinizi duyar gibiyim. Demokrat Parti Kemalizm’den çok mu uzaktı? 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin elebaşları Kemalizm’den ne kadar uzaktı? AK Parti’yi kapatmaya teşebbüs edenler Kemalizmden ne kadar uzaktı? Şimdi bu partinin kendisinin ve Cumhur İttifakı’nın politikaları hamaset ve kavmiyetçilikten ne kadar öteye gidiyor? Şu anda Türkiye’de mütedeyyin Kemalistler artıyor. Bizim mütedeyyinlerde zaten hep bir kavmiyetçilik vardı. Veda Hutbesi’ni okuyanlar, insanların kardeş olduğunu ve Arap ile Arap olmayan arasında üstünlük bakımından fark olmadığını söyleyenler, kavmiyetçilik yapıyor. İslam’ın kendisini dahi Türkçü hislerle tevil ediyorlar. Şu kabul edilmelidir ki, Türkiye’de ve Türk topluluklarda dini terbiye, önemli ölçüde eksik ve (başta Tengricilik ve Şamanizm olmak üzere) başka kültürlerle karışıktır. Göçebe boylar, yerleşmedikçe veya yerleşik topluluklarla temas kurmadıkça, tam ve muntazam bir eğitim alamamışlardır. Günümüzde bile en basit şeyleri dahi sözlü ve örfi surette öğrenip öğretmemiz ve değiştirmemiz bundandır. Arap harflerinin Türkiye’de nasıl okunduğuna bakınız: “hı”, “dal”, “şın”, “tı”, “zı”… Kur’an’ın surelerini nasıl isimlendirdiğimize de bakınız: “elham”, “âyete’l-kürsi”, “innâ âtaynâ”, “kulhü”… Tüm bunlar, telaffuzun yanı sıra sarf ve nahiv (kelime çekimi ve dilbilgisi) bakımından da hatalıdır. Dünyada Anadolu dışında az yerde görülen birçok uygulama da Türklerin önemli kısmı tarafından taassupla sahiplenilmektedir. Türk kıraati, Türk makamı, Türk tavrı, Osmanlı geleneği… Mesela Mevlid(-i Şerif)’in adeta Kur’an gibi daima okunması… Evet, hakikaten harika bir eser. Müellifi Süleyman Çelebi’ye Allah rahmet etsin ama biz niçin onu Kur’an’a denk görüyoruz? Ölen kimse için sela okunması da, muhtelif fikirler belirtilmekle birlikte, süregelmiş bir gelenek. Peki, bunun adeta vacip muamelesi görmesinin sebebi nedir? COVID-19 nedeni ile yurtdışına gönderdiğimiz yardımlar neden Mevlana’dan nakledilen sözle gidiyor? Birçok Türk mutasavvıfın benimsediği vahdet-i vücut fikri Sünni İslam’a ne kadar yakın? Vahdet-i vücud (varlığın birliği), haşa, benim Allah olmamdır. Her şeyin Allah olduğu ve Allah’ın da her şey olduğu kabul edilir. Bu, şirkten, asla affedilmeyecek tek günahtan başka nedir? İbn Arabi’yi itham ve tekfir edenlere karşı gerekli reddiyeler yapılıyor ve yapılabilir ama günümüzde popüler olan ve avam tarafından inanılan vahdet-i vücudun İslam ile alakası yok. Bu vahdet-i vücut anlayışını gerçekten bir Arap ortaya çıkarmış olabilir ama Arapların önemli kısmı şu anda tekfircilik oynuyor. Vahdet-i vücutla mesafeleri, vahdet-i vücudun İslam ile mesafesi gibidir. O halde, sapkınlığın bu şekline (vahdet-i vücut) sahip çıkmak da bize, Türk(iyeli)lere mi düşüyor? Birileri bir uçta diye biz diğer uçta olarak mı dengeleyeceğiz onları? Yaradılanı seveceksek Yaradan’dan ötürü, İblis’i de mi seveceğiz Allah’tan (onu lanetleyenden) ötürü? Müslüman mutedildir.

Bir de son yıllarda çok daha fazla kullanılan bir “ecdat” kavramı var ki, neyi ifade ettiği bile belli değil. Soyunu, kımız içip yağma ve eşkıyalık yapmış Oğuz Kaan’a dayandırıp bununla iftihar edeceksin ama bu “ecdat” kelimesini de, İslam’a en çok hizmeti Türklerin yaptığını söylemek için kullanacaksın. Bu Osmanlı dizileri de şeklen kaliteli ve bir ölçüde gerekli ama oldukça politik. O dizilerde de Türkçülük yer yer var. Tabii, “Müslüman zaten Türktür.” diyen gayriakil popülistler de bir diğer taifeyi teşkil ediyor. Bir şairin ardından gidiyorlar ki, Üstad’ın dediği üzere, sanki Nazım Hikmet’in İslamcı modeli olmak istiyor. Muhammed Türktür, diyenler zaten yazımın konusu değil.

Bu arada, merhum Necmettin Erbakan’ın Kürtlerle alakalı sözlerini de hatırlatmak isterim. Dava açılmıştı bu sözleri yüzünden. Mealen diyordu ki: “Sen, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım, dersen Kürt de, ben de Kürt’üm, daha doğruyum, daha çalışkanım, der.”. PKK kısmen bu sebepten kurulmadı mı?

Milli idi Erbakan. Milli Görüş’ün kurucusuydu ama hiç kavmiyetçi olmadı.

Türkçü olunmadan Türk olunabilir.

Milliyetçilik, Ulusçuluk ve Kavmiyetçilik

Şu anda “ulus” kelimesinin yerine çokça kullanılan “millet” kelimesi, esasında ondan farklıdır. “Ulusçuluk” kavramını “milliyetçilik” yerine “kavmiyetçilik” kelimesinin karşılayacağını sanıyorum. Günümüzde Birleşmiş Milletler denen kurumun, I. Dünya Savaşı sonrasında kurulduğundaki ilk ismi, o devrin Türkçesine “Cemiyet-i Akvam (Kavimler Cemiyeti)” olarak tercüme edilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan United Nations ise “Birleşmiş Milletler” şeklinde tercüme ediliyor. Bu değişimin maksadı, zannımca, “millet” kelimesini “ümmet” manasından “arındırmak” ve onun, yalnız “ulus” kavramını ifade etmesini sağlamak. Bir diğer ayrıntı da, “kavmiyetçilik (nationalism)” kelimesinin, aslında “ulusalcılık” manasına gelmesidir.

Konudan çıkmamaya gayret ettim ama dağınık bir yazı oldu. Ayasofya’dan ezan sesi duymak ve orada namaz kılmak temennisi ile… (Müzeyken ziyaret ettim.)

Enes DENİZ

Son tashih/düzeltme: 13 Safer 1442/1 Ekim 2020

Fetih

29 Mayıs 2020 Cuma günü, İstanbul’un fethinin Miladi 567. yılını kutlayacağız. Sultan Muhammed Han’ı Fatih kılan, İstanbul’u bize emanet eden Allah, ona sahip çıkabilmeyi bize nasip eylesin. Tabii, fetihle müjdelenen muazzam komutanın torunları olduğumuzu ifade ederek hamasete kapılmaktan ve kapılanlardan da sakınmamız gerek. Kendisine Kur’an indirilen son peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) amcası Ebu Leheb de zikrediliyor Kur’an’da. “Elleri kurusun ve kurudu da.” denerek. Aynı Kur’an’da pek çok başka peygamberin kıssaları var. Hz. Adem ve oğlu Kabil, Hz. Nuh ve eşi ile oğlu, Hz. İbrahim ve babası Azer, Hz. Lut ve eşi… Peygamberlerin akrabaları, aile fertleri olmaları bile onlara fayda vermedi. Biz neyin hamasetini yapıyoruz? Bizim İstanbul’u muhafaza etme şuurumuz, Sultan Mehmed Han’ınkinin ne kadarı?

Son olarak şunu soracağım: Fethi kutlayacağız. Kur’an tilavet ederek, bilhassa Fetih suresi ve “ecdadın ruhuna” Fatiha okuyarak. Peki, niçin 29 Mayıs’ta? Miladi yıla göre Kutlu Doğum Haftası kutlayan, Miladi yılbaşında Mekke’nin fethi programları yapan bizlerin 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethini kutlaması da çok garip değil tabii.

Uzun zamandan sonra cemaatle cuma namazı kılacağız elhamdülillah.

Hayırlı cumalar…

Enes DENİZ

Kİ-Şİ(RK)SEL GELİŞİM

Biraz önce, Richard Bach’ın Martı (Jonathan Livingston) adlı öyküsünü dinledim. Bir martı “topluma karşı çıkıyor, konfor alanını terk ediyor, özgür olmak istiyor, sınır tanımıyor, daha iyisini başarmak için çalışıyor, yetkin oluyor, kendini gerçekleştiriyor ve diğer martılara ilham veriyor. Sevgi ve iyilik de Hümanizmcedeki tanımlarıyla yer bulmuş öyküde. Fazlasıyla iyi bildiğimiz, giderek artan sıklıkta duyduğumuz ve okuduğumuz, en tehlikelisi de giderek daha kolay inan(dırıl)dığımız kişisel gelişim saçmalığı… Daha uzun bir özete lüzum görmedim. Daha iyi bir işiniz yoksa, arzu ederseniz okuyun.

Ben de yazabilirim bunu, diye düşündüm. Zaten hep böyle olur: Eserler, onlara atılan imza ile değer kazanır. Birileri, iyi (doğru/başarılı) bir şey yaptığı için değil, meşhur olduğu için itibar görür; onlara denk veya daha iyi şeyler yapan pek çokları da fark edilmez.

Bir martı sesi duydum: Jonathan. Şöyle diyordu: “Hayır, dostum! Pes etme! Sürüden dışlanmak seni yıldırmamalı. Her gün daha yükseğe çıkmaya çalış! Hayattaki amacın, ‘Yapamazsın!’ denenleri yapmak olsun. Beni de fazla yüceltip Tanrı gibi görme.”.

“Tamam da… bunu bana peygamberim (sallallahu aleyhi vesellem) söylüyor zaten. İki günüm birbirine müsavi olsa ziyanda olacağımı, bir işi bitirince diğerine koyulmakla emrolunduğumu biliyorum. Rabb’ime yönelmem gerektiğini de biliyorum. Sen de, seni yüceltmemi istemiyorsun zaten. Tabii, haşa, hepimiz istediğimiz her şeyi yapabilen tanrılar isek benim seni kendimden yüce görmem niye gereksin ki zaten?”

Peki, ne oldu da biz kişisel gelişmeye muhtaç kaldık? Bunun bizi nereye götürdüğünün farkında mıyız? Bir doğaya egemen olma tutkusu vardı. Şimdi bunun yerini kişisel gelişim mi aldı? Bize “kişisel gelişim” denen şey, esasında Protestan etiğinin bir neticesidir (1). Meselenin bir de kapitalizm (2) ciheti var ki, oraya, şimdi, konuyu bölmemek için girmiyorum.

Aşağıdaki cümleleri okuyunuz:

  • “İnanırsan başarırsın.”
  • “İstediğin her şeyi başarabilirsin. Yapman gereken tek şey, olumsuzlukları fırsata çevirmek ve asla vazgeçmemek.”
  • “Başarısızlık denen şey, yalnızca ertelenmiş bir başarının öncüsüdür.”
  • “Sınırlar, yok edilmek için vardır. Onları aşabildiğin ölçüde özgürsün.”
  • “Her mücadele ve her öykü, harekete geçirilmeyi bekleyen kişiler için ilham kaynağıdır.”

Peki, bu cümlelerin bizi şirke ve dalalete sevk ve davet ettiğini söylesem ve onları bir kez daha okumanızı istesem?..

İkna olmadınız mı? Devam edin. Yukarıda sıraladığım cümlelere, gerekirse yazıyı bir ya da daha çok kez tamamladıktan sonra, ama mutlaka geri dönün.

Dilediğini yapabilme, zamandan ve mekandan münezzeh olma, sınırsız kudret ve mutlak hüküm sahibi olma, irade ettiği şeyin “Ol!” dediğinde oluvermesi, yarattıklarına muhtaç olmama… Bunlar yalnız Allah’a mahsus değil mi? “İnanırsan başarırsın?” cümlesini Müslüman söyleyemez. Farz edelim ki biz inandık ve Allah başarısız olmamızı takdir etti. İnanan başarır, diyen kişi, aksi ihtimali zaten kabul etmemiş oluyor ama farz edelim ki etti. “İnananın başarması gerekir. Ben isterim ve yaparım.” deyip Allah’ın mutlak kudretini mi inkar edecek, “… ama ben çalıştım. Başarmam gerekir.” diyerek Allahı -haşa- adaletsizlikle mi itham edecek?

Müslim; teslim olan ve yaptığı işin neticesini Allah’tan bekleyen, Allah’a tevekkül eden ve Allah’tan gelene razı olandır.

“Doğru diyorsun da, ben bunlara iman ediyorum zaten.”

“Kullandığın kelimeler üzerinde ne kadar düşünüyorsun peki? Sen iman ediyorsun ama sorun da burada başlıyor zaten. Beş vakit namazlarını kılan, sohbet ve vaazları dinleyen, ramazanlarda hatim ve mukabeleyi de teravihe ekleyen, belki umre veya haccetmiş olan, belki bir tarikate müntesip bulunan … Amca ile … Teyze de iman ediyor. Evlatlarını da en iyi şekilde yetiştirmek istiyorlar. Bilgili olsun. Kendilerinin faydalanamadığı imkanlardan evlatları en verimli şekilde istifade etsin. Her kursa, her etkinliğe katılsın. Bu her şeyi başarma çılgınlığının ilk tohumları çocuklukta atılıyor zaten. Kendisine söyleneni masumca tekrar eden, ilham verici sözlerden de etkilenen çocuk; büyüdüğünde onları tekrar ediyor. Peki, ya tevekkül ve teslimiyet? Tevazu? Allah’ın sınırlarına riayet etme? Hiçbir şeyde, ibadette bile, aşırıya gitmeme? Tüm bunlar, belki kabul ettiğimiz ama kişisel gelişim saçmalığı ile çeliştiğini fark edemediğimiz bilgiler, belki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi sınavlarında sorulara cevap vermek için ezberlenen kavramlar sadece. Bu arada, bu ‘özgürlük’ ve ‘sınırları aşma’ vurgusunun ahlaki özgürlüğü (!) ve şer’i sınırları ihmal ya da inkar etmeyi de kapsadığını hatırlatmış olayım.”

Gençlerden pek çoğu var ki, mütedeyyin ailelerinin iyi niyetli desteği, onlar için bu ve sair tehlikeleri artırır. Okuduğumuz üniversite de bu vaziyetin had safhada hissedildiği bir yerdir.

Allah akıbetimizi hayr eylesin.

Değerli katkıları için Ahmet Şamil Boğaz’a ve Mertcan Çiçek’e teşekkür ederim.

Dipnotlar

  1. Protestan etiği: İncil’in yerel dillere tercümesi ve yeniden yorumlanması (Reform) ile Protestanlığa paralel ortaya çıkan ve kapitalizmin doğumuna zemin hazırlayan; Tanrı’nın insana çalışmayı emrettiğini, dünyevi ve uhrevi saadetin bu şekilde mümkün olduğunu kabul eden ahlak anlayışı.
  2. Kişisel gelişim-kapitalizm ilişkisi, yukarıda belirttiğim üzere Protestan ahlak anlayışı ile bir ölçüde açıklanabilir. Aslında benim kastettiğim de bundan farklı olmaktan daha çok, onun belirli bir şeklidir: daha fazla kazanmak için toplum mühendisliği yapma. Kişisel gelişim kitapları, seminerler, kurslar ve diğer pek çok türde faaliyet, satın alınıp tüketildikçe kişiyi de tüketiyor. Her şeyi başarabileceğine inanmış kişi, mevzubahis şeyleri satın alıp her birinin önerdiği yöntemleri uygulamak isterken ya “başarısız” oluyor ya da “başarılı” kalmak için huzurundan, değerlerinden taviz veriyor. Bu ihtimallerin ortak neticesi ise tüketicinin daha çok “kişisel gelişim” materyali satın alması ya da psikoloğun yolunu tutması, her iki durumda da yine kapitalizme hizmet etmesi oluyor. Mevcut bunalıma bu masraflar da ilave oluyor ve “tüketici” de kendini bu “kişisel gelişim” masalı ile avutmaya daha fazla ihtiyaç hissediyor. İşte, “kusursuz” bir döngü.

Enes DENİZ

Son güncelleme: 29 Safer 1442/17 Ekim 2020

(Başlıksız)

Başınızda herhangi bir şey varsa hakaret buyuruluyorsunuz. Yazının da başında bir şey olmasın ki vatansever, ilerici, akla ve bilime önem veren insanlar (!) gazaplanmasın.

Ece Hanım’ın sözleri, Avrupa’dan gelenlerin ihmal edildiği ve umrecilerin konu alındığı tartışmalar, camilerde cemaat halinde ibadet edilmesi meselesinin gündemde bu kadar kalması… ve Can’ın can sıkıcı ifadeleri… Hepsi İslam ile ve Müslümanlarla alakalı. Bu ülkede her açıklamanın, olayın, alay ve hakaret konusunun gelip vardığı nokta hep Müslümanlar mı olacak?

Tedbirlere riayet etmeyen ve ziyaretçi kabul eden umreciler, onları ziyaret edenler, vaziyeti idrak edemeyen ve cuma namazı kılmak istediği iddiası ile gerginlik çıkaranlar, “bizi imanımız korur” tayfasından olanlar da ihmal edilmemeli tabii.

Sonuç olarak, her zaman aşağıdaki senaryolardan biri gerçekleşiyor:

1. Müslümanlar yaptıkları hatalarla kıvılcımlar oluşturur ve birileri de bunları büyük bir yangın gibi gösterir ya da gerçekten yangına dönüştürür.

2. Müslümanların bir suçu yoktur ve hatta mağdur olmuşlardır; ancak suçlu gösterilirler.

3. Müslümanları ve bu yüzden İslam’ı hakaret ve alay konusu edenler, Müslümanların ta kendileridir.

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Ece Hanım Haklı mı?

Ece Üner, haber bülteninde fırsatçılardan bahsetmiş ve ahlak dersi vermişti. Tartışma konusu oldu Ece Hanım’ın sözleri. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum; takdir sizindir.

Haksızlık, fırsatçılık, yolsuzluk, rüşvetçilik eden; iftira ve gıybet edip kişilerin ayıp ve kusurlarını araştıran herkes Müslüman olmadığı gibi; haksızlığa göz yummayan, güvenilir olan, gereksiz şiddete başvurmadan iletişim kuran, tabiatı gözeten, yeniliklerle ve eğitimle meşgul olan, rasyonel açıklama ve planlarla hareket eden herkes de gayrimüslim değildir.

Ece Hanım’a birkaç soru:

• Niçin bir Müslüman iyi bir iş yapınca da “Ahlak İslam’ın esasıdır. Müslüman olduğunu iddia edenler ve Müslümanları eleştirenler, işte bu kişiyi örnek alsınlar.” demiyor? En başta, hiçbir lafının sözünün olmadığını söylediği namuslu esnafın Müslüman olduğunu neden ifade etmiyor? Ece Hanım fırsatçılara namuslu “Müslüman” esnafı örnek gösterseydi ya!

• Fahiş fiyatlara satış yapanların Müslüman olduğundan ve Müslümanların bunu kınamadığından nasıl emin oluyor? Bu fırsatçılar Türkiye’deki Müslümanların ne kadarını oluşturuyor? Onlara İslam ne kadar yeterli ve doğru öğretiliyor?

• Müslüman olmasına rağmen ahlak dışı işler yapanları eleştiren Ece Hanım’ı da biz Müslüman olmasına rağmen namaz kılmadığı için eleştirelim mi?

Ahmet Hakan’ın sıraladığı şeylere bir ekleme de ben yapıyorum: Müslüman; dünyada sahip olunanlarca kendisinden aşağıda olanları, takvaca kendisinden üstte olanları düşünür.

Enes DENİZ

“Gelecek” demişlerdi; DEVAmı Geldi.

Elazığ’daki deprem, yerli otomobil, Suriye’deki gelişmeler, Corona Virus derken Ali Bey partisini kurmak için uygun vakti bulduğunu sanmıştı ki Sağlık Bakanı’nın Corona Virus açıklaması, ardından gelen tatil kararı ve çekirge istilası gündemi işgal etti. Talihsizlik oldu. Zaten epeydir bekliyorlardı.

Partisini fazlasıyla alıştığımız vaatlerle kurdu Ali Bey. Şaşırdığım şey, ekonomiden bahsetmemiş olması. Bir de neden su şirketi gibi bir logo tasarladıklarını merak ediyorum.

Neler olacağını göreceğiz. Bakalım; DEVA mı geldi?

AK Parti’den DEVA Partisi’ne geçenler için gıyabi cenaze namazı kılınan ülkede her şey beklenir.

Allah hakkımızda en hayırlısını nasip etsin.

Enes DENİZ

CORONA VİRÜSÜNDEN KORUNMA TALİMATLARI

• Koronalım, Koronalanmayalım.

• Kendimizi korontinaya alalım.

• Koronya kullanalım.

• Koronik hastalığı olanları ve yaşlıları koruyalım.

• Koronayak olmayalım.

• Konu ile alakalı spekülatif bilgilere itibar etmeyelim.

• Korku ve panik havası oluşturmaya çalışanlara fırsat vermeyelim.

Enes DENİZ

Corona Var Öpme