Notlar

Uzun zamandır yazmıyordum. Gelecekte bakıp hatırlamak için, son günlerdeki bazı önemli hadiseleri not ediyorum.

  • Mars’ta helikopter uçurmuşlar.
  • Seçkin 12 Avrupa takımı, 3 takımı daha kalıcı üye yaparak, 5 takımın da performansa göre alınacağı bir Avrupa Süper Ligi kurdu. Bildiri UEFA ve FIFA tarafından kınandı.
  • Çad Devlet Başkanı İdris Debi, seçimleri tekrar kazandıktan kısa zaman sonra, isyancılarla çatışma hattına gitti ve hayatını kaybetti.
  • Vaka sayıları rekor kırıyor. Bugün dolar ve euro da yüksek.

Hayırlı ramazanlar!

Enes DENİZ

Eğitim Modelim

Aşağıdaki yazıyı, üniversitelerin siyasi ve iktisadi baskılardan kurtarılması için önerilerimi sunduğum bir ödev olarak yazdım ama aynı zamanda bir yükseköğretim modeli olarak da tasarladım. İdeale ne kadar yakın olduğu tartışılabilir; ancak esas hedefim, onu herkes için kabul edilebilir kılmaktı. Mevcut sistemden daha iyi olduğunda mutabık kalınıp uygulanırsa ideal bir sistem elde etmeyebiliriz; ancak şu ankinden daha iyi olacağı muhakkaktır. Fikirlerinizi paylaşınız.

Not: Ödevi gönderdiğim hoca da üniversitemizdeki son gelişmeler hakkında propaganda yapmaktan geri durmadığı için hocaların da siyasete müdahale etmemesini özellikle, hocaya cevaben vurgulamak durumunda kaldım. Ne tesadüf ki, sözde rektör protestoları hakkındaki ifadelerimden ötürü linç edildiğim iki gruptan biri, bu hocanın dersi için kurulan WhatsApp grubuydu.


Üniversiteler az sayıda olmalıdır ve salt akademik kriterlere göre seçkin olmayan üniversitelerin faaliyetleri sonlandırılmalıdır. Az sayıda üniversiteye daha fazla kaynak ve bütçe ayrılabilir ve az sayıdaki gerçek akademisyen/hoca da gerçek işini yapabilir. Üniversite sayısının artması, her üniversitede liyakatsiz akademisyenlerin başarısına bakılmaksızın görev alabilmesine yol açar. Başarı sadece akademik kriterlere göre belirlenmelidir. Daha az üniversite olacağı için eleme sistemi de gerekli olmayacaktır.

Akademisyenler ve özellikle rektörler, görevleri süresince siyasete müdahale etmemeli, ideolojiler ve güncel siyasi konular hakkında fikir belirtmemeli ve siyasi otoritenin müdahalesinden korunmalıdır. Bu sayede akademisyenler ve siyasetçiler birbirlerine karşı sorumlu olur ve eşit yaptırım gücü sayesinde hiyerarşi ortadan kalkar (1). Ders içerikleri, zaten az sayıda olacak üniversiteler için ortak ve nötr olmalı ve ders konularıyla alakalı bütün yaklaşımları içermeli, içerikler farklı fikirleri benimsemiş bütün akademisyenler tarafından onaylanmış olmalıdır. Üniversitelerde çeşitli fikirler yalnızca öğrencilere sunulmalı, bunlar hakkında yorum yapılmamalıdır. Hocalar, öğrencilerin kendi aralarındaki tartışmalar esnasında moderatör konumunda kalmalıdır. Hocaların bilgi ve tecrübeleri ışığında edindikleri fikirler de önemlidir; ancak bunları öğrencilere ders dışında, isteğe bağlı tartışma oturumlarında açıklayabilirler. Hocalarla ya da üniversitelerin herhangi bir yönü ile ilgili öğrencilerin de notlandırma yetkisi olmalıdır. Akademisyenler, hem öğretim hem de akademik çalışmalar bakımından notlandırılmalıdır. Akademik çalışmalar ve akademisyenlerin başarısı, akademik kriterlere göre denetim yapan tarafsız ve bağımsız bir kurum tarafından denetlenmelidir. Yeterli not alamayan akademisyenlerin görevlerine son verilebilmeli, rütbe düşürme (profesörlükten doçentliğe düşüş gibi) mümkün olmalıdır. Devlet üniversitelerinin hükumetlere değil, devlete bağlı oldukları, siyasi iktidar değişimlerinin üniversiteleri etkilememesi gerektiği kabul edilmelidir.

Üniversitelerin ekonomik özerkliği, yine üniversite sayısının azalması ile sağlanabilir. Her meslekle alakalı nitelikli okullar eşit değer görmeli, akademik beceri gerektirmeyen meslek grupları için de okullar olmalıdır. Bu okullar, tarıma elverişlilik ya da sanayi bölgesine yakınlık gibi coğrafi faktörler de dikkate alınarak farklı bölgelerde kurulabilir. Farklı fakültelerin tek bir kampüste birleştirilmesi yerine her fakültenin uygun olduğu yerde kurulması daha doğru olabilir (2). Tıp ve mühendislik hegemonyası kırılmalı, doğa bilimlerine hak ettiği değer verilmelidir. Mevcut sistemdeki kapitalizm için insan modelleri üretip pazarlama uygulaması terk edildiğinde bu zaten kolaylaşacaktır.

Herkes sadece kendi eğitim alanı ile alakalı fikir beyan edebilmelidir (3). Bir alanda fikir belirten kişinin de o alanda eğitim aldığını belgelemesi zorunlu olmalıdır. Bu yüzden, üniversite dışında kendini bir alanda geliştiren kişiler için de bu becerilerini belgeleme imkanları artırılmalıdır. Bir kişinin belirli bir alandaki kaynaklara erişebilmesi için ya o alanda üniversite öğrencisi olması ya da üniversite dışında eğitim aldığını belgelemesi gerekmelidir. Bilgiye erişim özgürlüğü, bilgi kirliğinin ve manipülasyonun önlenmesi için kısıtlanabilir. Bu kısıtlamalar, Internet ve kütüphaneler de dahil olmak üzere genel olarak uygulanmalıdır. Kendi alanındaki bilgiye erişmek isteyenler için ise gerekli ayrıcalıklar (ücretsiz ya da öncelikli erişim vb.) sağlanmalıdır. Maddi sebeplerden veya başka gerekçelerden ötürü üniversitede okuyamayan/okumak istemeyen ya da bölümündeki dersleri online alabilecek durumda olan kişiler için online eğitim imkanları sunulmalı, bu imkanlar da yine ilgisini kanıtlayanlara sağlanmalıdır. Yukarıda ifade ettiğim üzere üniversiteler öğrenciye sadece farklı fikirlerin gösterileceği ve bilginin nötr şekilde sunulacağı yerler olacağı için online eğitim ile yüz yüze eğitim arasındaki fark da pek çok bölüm için azalacaktır. Mühendislik ya da tıp gibi bölümler için yüz yüze dersler yine gerekecektir; ancak derslerin online olabileceği bölümler de artacaktır. Derslerin online olması yoklama zorunluluğunu ortadan kaldırabilirve hatta haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılan derslere gerek kalmayabilir; ancak sınavlar kesinlikle yüz yüze ve hassas şekilde yapılmalıdır. Sınavlarda öğrencinin neler öğrendiğini ve öğrendiklerinden ne çıkardığını gösterebilmesi için sorular hem sadece konuyu bilenler tarafından anlaşılmalı hem de bilgiyi yorumlama becerisini ölçmelidir. Sorular, bir dersi veren bütün akademisyenler tarafından ortak hazırlanmalıdır. Bütün öğrencilerin cevapları da tüm akademisyenler tarafından görülmeli, ayrıntılı ve şeffaf şekilde değerlendirilmelidir. Hem öğrencilerin hepsi hem de diğer akademisyenler, bir akademisyenin bir soruyu neden o şekilde değerlendirdiğini görebilmelidir. Bu sayede bütün cevaplar ve değerlendirmeler, öğrencilerin tamamı için öğretici ve ufuk açıcı olacaktır. Adaletsiz not verdiği tespit edilen akademisyen, verdiği notun misliyle ya da haksız olarak yüksek not vermişse aksiyle (100 üzerinden 85 vermişse 15 ile) notlandırılabilmelidir.

Akademik bilgilerin basit özetleri, yine tüm akademisyenler ve profesyonel bir kurul tarafından onaylandıktan sonra halkın erişimine açılmalıdır. Böylece dileyen herkes dilediği konuda temel bilgi edinebilecek ve uzmanlaşmaya karar verdiği alanda ilerleyebilecek, uzmanlaşmanın ve bir alanda yetkinliğin değeri korunacak ve üniversitenin Google karşısında itibarı iade edilecektir.

  1. Akademisyenlerin görevleri süresince siyasete müdahalesi ve siyasi otoriteye karşı dokunulmazlıklarının ihlali, akademisyenleri belirleyip değerlendiren tarafsız kurum tarafından denetlenip yargıya sunulmalıdır.
  2. Fakültelerin birbirinden ayrılması bütün fakülte ve imkanlara aynı anda erişimi ve öğrencilerin ilgilerini keşfetmelerini güçleştirebilir; ancak bu sorun, öğrencilere farklı alanların lisede tanıtılmasıyla ve öğrencinin üniversiteye ne istediğini bilerek başlamasıyla aşılabilir. Bir bölgeye özgü fauna ve floranın incelenmesi ya da iklim araştırması gibi her yerde gerekli olacak işler için ise gerekli imkanlar her yerde bulunmalıdır, bu yüzden doğa bilimleri ile ilgili fakülteler her yerde olmalıdır ve sayıları azaltılmamalıdır. Ayrıca, üniversite dışında kendini bir alanda geliştirmek isteyen kişilerin de ilgi ve becerilerini belgelemesi mümkün olacağından, bunu kanıtladıkları takdirde online kaynak ve bilgilere de erişebilirler. Üniversitede ders zaman ve programlarının esnetilmesi de alan dışından ders alınmasını kolaylaştırabilir.
  3. Her kişinin sadece kendi alanında söz sahibi olması siyaseti de kapsamalıdır ve bu da günümüz demokrasilerinde reformu gerektirir. Mevcut sistemde kimin bilgili ve ilgili olduğuna bakılmaksızın herkese seçim hakkı verilir ve bu akıl dışıdır. Bu yazıyı yazmak için kullandığım klavyenin üretiminde tasarım dışında söz hakkım olmazken bütün devlet idaresini belirleyebilmem garip değil mi? Klavyenin tasarımını bile biz belirlemiyoruz. Tuşların yerleşimleri, Q klavye denen bir düzende standardize edilmiş ve herkes bu klavye yerleşimini kullanıyor. Devleti yönetecek partiyi ise herkes seçiyor. Bu seçimde bilgisiz olanın yanı sıra ilgisiz olan da oy kullanıyor. Oy kullanmayan da, aslında herhangi bir partiye verilebilecek potansiyel bir oyu vermeyerek oy kullanıyor. Kimin bilgili olduğu ve kimin oy vermeyi hak edeceği üzerinde çok uzun zamandır düşünüyorum ama cevap bulabilmiş değilim. Demokrasi kavramının asıl anlamından fazlasıyla çıkıp özgürlük ya da çoğulculuk gibi kavramlarla özdeşleştirilmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Otoriter demokrasiler de, farklı grup ve fikirlerin var olabildiği monarşiler ya da başka yönetim şekilleri de var. Demokrasi sadece bir karar alma şekli ve Antik Yunan’da da demokrasi vardı.

Enes DENİZ

Adaletsiz Adalet

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okuyan değerli bir dostumla hukuk üzerine sohbetimizi ve mutabık kaldığımız sorunları yazıyorum. Verdiği bilgiler için kendisine teşekkür ederim.


Hukukta belirli bir alanda uzmanlaşmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor ama lisans mezunu olan herkes avukat, hakim ve savcı olabiliyor. Avukatlar serbest çalışabildiği için istedikleri alanlardaki davaları alabiliyor ama hakimler farklı mahkemelere atanabiliyor ve hatta savcı olarak görevlendirilebiliyor. Vergi, aile ve ceza hukuku gibi farklı konularda her görevin gerektireceği farklı yetkinlikler var. Hakimlikle savcılığın sorumlulukları zaten tamamen farklı. Mahkemeler arası ve hakimlikten savcılığa geçiş de bu sebeplerden ötürü önemli sorunlar doğuruyor. 3. sınıf öğrencisi bile 1. sınıf konularının bazılarını unuturken yıllar önce mezun olmuş bir hukukçunun farklı alanlardaki bilgileri unutması da gayet muhtemel. Mesela tıbbın her alanı için uzmanlık gerekiyor ve ortopedi uzmanı nöroloji ile ilgilenmiyor. Hukukta ise, herhangi bir alanda uzmanlık aranmaksızın genel bir hakimlik/savcılık sınavı ile kişinin her alan ve mevkide görevlendirilmesi mümkün. Her hukukçunun bütün alanlarda söyleyecek bir sözü olmalı ama uzmanlaştığı ve üzerinde çalıştığı belirli bir alan da olmalı. Kararlar, çalıştıkları alanın teferruatına hakim olmayan kişiler tarafından alındıkça sistem değişiklikleri etkili sonuç vermez.

Enes DENİZ

Bazı Değerlendirmeler

Bakanlardan Art Arda Özürler

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, pandemiden dolayı eğitimi 1 gün erteleyip özür diledi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Muhammed Emin Saraç’ın cenaze törenindeki tedbirsizlik için özür dilemişti. Dilemişti ama orada Erdoğan da vardı. Şimdi Koca’nın istifa edeceği iddiaları var ama iddialar doğruysa Koca’nın özrü ve istifası, Erdoğan’ın ne yapmasını gerektirecek? Erdoğan da mı özür dileyip istifa edecek? İstifa iddiaları doğru değilse de sonuçta Koca’nın sorumsuzluğunu ve özrünü Erdoğan da üstleniyor. Koca, özür dileyip Erdoğan’ı zor duruma düşürdüğü için istifa edecekse de bir Soylu vakası mı tekerrür ediyor? Koca gerçekten affını isteyip istifasını sunarsa ve reddedilirse de bu zamana kadar işini iyi yaptığı gerekçesi ile olabilir. Yapılan hatalar yüzünden kazanımların yitirilmemesini ben de isterim ama bunlar tekrar etmemeli. Koca’nın hatasından ötürü belirli kesimlerin, merhum Saraç ve dini hassasiyetler üzerinden hedef alınması da hoş olmaz.

Hakimler ve Hakemler

Hakan Ural, yakın zamanda kulak verdiğim bir TV yayınında, yargıda ve futbolda adaletsiz kararlarla toplumda huzursuzluk ve adaletsizlik algısı oluşturulmaya çalışıldığını ifade etti. Yıllardır düşündüğüm bir şey bu. Bununla birlikte, Twitter başta olmak üzere sosyal medyadaki tepkilerle sipariş kararlar çıkmasının da hukukla bağdaşmadığını vurgulamak isterim. Kamu vicdanı önemlidir ama böyle tweetlerle hukuk kararı değişmez. Bir şey daha çok retweetleniyor diye hukuki olmaz. Ayrıca, sosyal medyanın ve onu yöneten şirketlerin de kendi değer ve kavramları var. Sosyal medya, klavye kullanıp Internet’e bağlanma becerilerinde derin ilim ve uzmanlık (!) sahibi olan her bireyin dilediğince saçmaladığı anarşik bir ortamdır. Bu anarşi ise ancak şirketlerin keyiflerince aldığı engelleme, askıya alma ve yaptırım kararları ile bozulur. Hükümetlerin benzer adımları atması ise “diktatörlük”tür. Ne tesadüf ki, bu “otoriter rejim” algısının oluşmasında sosyal medyanın payı oldukça büyüktür. Hal böyle iken, popüler olma dürtüsünün ve manipülasyonun egemen olduğu platformlarda çok paylaşılan bir şeyin hukuk (!) kararlarına kaynaklık etmesi, manipüle edilen kitlelerin diktası ve çok adam rejimidir. Pardon, adam değil, birey demeliyim; zira sosyal medya cinsiyetçiliği kınar. Pek çok tweet-i şerifte, liberal değerlere iman ve onlarla amel etmenin her bireye vacip olduğu açıkça buyurulur. “Doğru” bir şey, doğru olduğu için değil, “doğru” olduğu için dayatılır. Herkesin kabul etmesi beklenen değerler, gerekçe sunulmaksızın normlaştırılır ve itiraz etme özgürlüğüne de “özgürlükçü demokrasiler”de yer yoktur. Özgürlükçüyseniz insanlara sorgulama ve itiraz etme özgürlüğü de tanırsınız. “Değerlerinize gerçekten güveniyorsanız bu itirazları da, ne kadar “yanlış” olursa olsun, dinleyip cevaplarsınız ki çürütülsün. İddia ettiğiniz gibi “bireyci” iseniz de insanların muhakeme edip vicdanları ile hükmetmesini savunursunuz ve değerlerinizin doğruluğuna sağduyulu herkesi bu şartlarda ikna edersiniz.

28 Şubat’ı esef ve ibretle anıyorum.

Enes DENİZ

Son Olaylar Hakkında Kendime Notlar

Konu, başta Twitter olmak üzere sosyal medyada ve ülkede yeterince gündem oldu zaten. Gerekenler de az çok yazılıp çizildi. Benim ekleyeceğim fazla şey olmayabilir ama başta kendim için yazacağım.

Bulu’nun atanmasından sonra genel bir memnuniyetsizlik ortaya çıktı ve ama bir grup tepkileri domine ederek kabul edilemez yerlere taşıdı. Radikal ve terörle ilişkili grupların ardından bu kez LGBTI+ sahneye çıktı. Kabe’nin fotoğrafını yere serip üzerinde LGBTI+ bayrağı dalgalandırmışlar. Bunun rektörle alakasını açıklayabilen yok. Her fırsatta özgürlük, çoğulculuk, ötekileştirme diye bağıranların yaptığı ahlaksızlığın Boğaziçi prensipleri ile nasıl bağdaştığını da açıklayabilen yok. Karşı çıkan öğrenciler linç kampanyasına maruz kalıyor ve hocalar da yapılan ahlaksızlığı destekliyor. Burada paylaşmam uygun olmayabilir ama aldığım maile göre yazıyorum. Ben ahlaki bir yargı belirtmeden sadece yapılan şeyin tutarsızlığını ifade ettiğim için bir WhatsApp grubundan çıkmak durumunda kaldım. Maili aldığım hocanın dersinin grubundan… Daha önce de 2017 girişliler için olan bölüm grubundan çıkarılmam talep edilmişti. Genel Facebook grubundan da çıkarılanlar var. Öğrenciler fişleniyor ve haklarında toplanan bilgilerle isim ve numara listeleri hazırlanıp hocalara gönderilecekti. Listedekilerin disiplin kuruluna sevki, yurtdışında ve yüksek lisans için akademik imkanlardan mahrum kalmaları ve üniversite ile ilişiğinin kesilmesi gibi taleplerde bulunulacaktı. Bugün hocaların yaptığı açıklama her ne kadar durumun farkında olduklarına delalet etse de listeyi hazırlayanların vazgeçtiği yönünde kanıta rastlamadım. Açıklama da zaten LGBTI+’ların üstüne fazla gelmeyin çağrısının yuvarlak cümlelerle ifadesiydi. Polis öğrencileri kutuplaştırırmış. Polis giderse her şey bitermiş. Boğaziçi’nde hoşgörü ve özgürlük varmış. Dışlayıcı hareketlerden kaçınmalıymışız. Boğaziçi ilkelerine bağlı olmalıymışız. Bu ülkenin çoğunluğunun Müslüman olmasını, Kabe’ye saygısızlığın ahlak dışı görülmesini bir kenara bırakacak olsak ve meseleyi etikten tamamen ayrı düşünsek bile yapılan şey tutarsızdır ve Boğaziçi ilkeleri denen şeylere polisten daha fazla zarar verir. O halde, LGBTI+ öğrenciler Boğaziçi’nden giderse her şey biter, mi diyelim? İktidarın uygulamaları yapılan ahlaksızlığı meşru mu kılıyor?

Boğaziçi ilkeleri denen şey, liberalizm ile Marxizmin garip ve fazlasıyla esnek bir karışımıdır. Liberalizmden özgürlük ve çoğulculuğu, Marxizmden eşitliği almışlar, Boğaziçi felsefesi yapmışlar. Aşırı sol gruplar üniversiteye hakim olmak için liberalizmden yararlanıyor, liberallrrer ise özgürlük ve çoğulculuk vurgusunu radikal sol adına yapıyor. Kimse de bunlara, tamamen zıt ideolojileri nasıl bu kadar ustaca bir araya getirebildiklerini sormuyor. Kendilerine göre bir çoğulculuk tanımları var ve belirli grupları mağdur kategorisine almışlar. Kadın ve LGBTI+ hakları ve Kürt sorunu, onların çoğulculuk zırvalarının öncelikleridir. BÜTAT’ı ben de asla tasvip etmem ama Boğaziçi’nde BÜTAT milliyetçi olduğu için dışlanırken Kürtçü teröristlerin nasıl üniversiteye hakim olduğunu da kimse sormaz. Mağdur görünüp ağlayan ve ötekileştirildikleri iddiasıyla dokunulmazlık elde edip her türlü ahlaksızlığı sergileyen LGBTI+ topluluğunun başka değerleri hedef alırken tepki görmeyip üstelik desteklenmesini de kimse açıklayamaz. Benim LGBTI+ bireylerle, onlar bana insan muamelesi ettikçe ve farklı grupların değerlerini hedef almadıkça şahsi bir sıkıntım yok. Amacım da herhangi bir gruba ait şahısları hedef almak değil. Sadece, tanık olduğumuz ahlak dışı tutarsızlıkları eleştiriyorum. Çoğulculuk diyorlarsa herkes için çoğulculuk. Kendi tekellerindeki bir çoğulculuktan bahsediyorlar ama bu tekilciliktir. Yapılan eylemler de samimiyetsizve amaçsızdır. Rektörle sıkıntın varsa sakince protesto edersin. Amacın belirli değerleri hedef almayı özgürlük olarak kabul ettirmekse de rektörü falan bahane etmezsin. Şunu da çok kesin ifade ediyorum ki bir LGBTI+ gerçekten hedef alınsaydı geniş çaplı ve çok şiddetli tepki gösterilirdi. Şu anda bile gösterilmiyor mu? Bazılarına sorsanız mağdurlar yine onlar değil mi? Başka kesim ve değerleri hedef alırken bile algı yönetimi ile mağdur görünenler, gerçekten hedef olduklarında ne yapardı, düşünmek lazım. İşte rektörümüzü kendimiz seçeriz diye bunca ağladıkları bu Boğaziçi prensipleri bunlar. Bu yüzden tekrar ifade ediyorum: Kendi prensiplerini herkese dayatmayı mübah ve gerekli görenlere tepeden atanmış rektör müstehaktır.

Enes DENİZ

Masum Kurtarıcı Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Ahir zaman içinde, kalbur saman içinde, liberal ve “demokratik” Türkiye AB’nin peşinde sürünürken, FETÖ ile ABD ülkeye hakimken, 28 Şubat’ın izi henüz taze iken bir Ahmet Hoca varmış. İlkeli bir akademisyen olan hocamız, okuduğu makalelerden aldığı feyiz ile Gül ve Erdoğan’ın danışmanı ve dışişleri bakanı olmuş. Bu arada bir de İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurmuş ki kendi gibi ilkeli ve duruş sahibi gençler ve akademisyenler yetişsin. 2014’te başbakan ve AK Parti genel başkanı olan hocamız, 2 yıl sonra istifa etmiş başbakanlıktan. Artık Türkiye liberal değilmiş. AK Parti, zulmün intikamını zulümle alamazmış. Elde edilen kazanımlar kıymetini ve anlamını yitirmiş. İstişare edilmez, farklı fikirler görmezden gelinirmiş. Erdoğan tek adammış ve hocamız da sözde başbakan olarak Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur kalmış. Gayri kalamazmış AK Parti’de. Siyaseti de bırakmış. Akademisyen olarak ilmi çalışmalar yapıp Ahmet Hoca olarak kalacakmış. Siyasete tekrar girerse Ahmet Hoca ölürmüş. Gençleri de bilinçlendirip kendi safında toplamak için nice konuşmalar yapmış hocamız. Zaten en başından beri ideali, ilkeli akademisyenler yetiştirmekmiş.

Derken, hocamız siyasete girmeye karar vermiş, girişte de Ahmet Hoca’yı görüp öldürmüş. 7 Haziran dönemini gündeme getiren hocamız, başbakanlığı dönemindeki defterleri açmakla tehdit etmiş Erdoğan’ı. O dönemde Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur olan, susan hocamız, şimdi konuşabilirmiş. Tweetleri ile de Erdoğan’ı eleştirir, makalelerinden aldığı feyiz ile millete rehberlik edermiş. Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı duruşunu ifade edermiş. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına tepki göstermiş. Şehir’i de düşünce hocamız iyice öfkelenmiş. Daima kazanımlardan dem vuran Erdoğan ve destekçileri, Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını duvarlarına assınmış. Bu bir 28 Şubatmış. Ahmet hocamız Şehir’i yeniden kurmadan ölmek istemezmiş. Sonra “İstanbul Sözleşmesi” tartışılmış.

Bir gün, Erdoğan Boğaziçi’ne bir rektör atamış. Bu rektör, bir zamanlar İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dekanmış. Ahmet hocamız da rektörü sertçe eleştirmiş. Şehir’i yeniden kurunca bu rektörü Boğaziçi’nden alıp dekan yapar mıymış acep?

Muhalif tavrını bu zamana dek sürdüren hocamızın genel başkan yardımcısına saldırı olmuş. Hocamız demiş ki: Erdoğan vesayet altındaymış ve Özdağ’a Bahçeli’den dolayı geçmiş olsun diyememiş. 28 Şubat artıkları Erdoğan’ı ve milleti kuşatmışlar. Erdoğan seçimi kazansa da tasfiye edilecekmiş. Erdoğan ve Davutoğlu gibi karizmatik liderleri kullanan vesayetçiler, oyu onlar alsın, ülkeyi biz yönetelim, derlermiş.

O halde hocamıza sormalı: Erdoğan 28 Şubat’a mı imza attı yoksa vesayetçiler tarafından kuşatılıp mecbur mu bırakıldı? Erdoğan “tek adam” mı yoksa halkın desteğini alan ama vesayetçiler tarafından zor durumda bırakılan bir lider mi? Bir kişinin söylemleri nasıl bu kadar kısa zamanda değişebilir? Daha birkaç gün öncesine kadar rektör atamasından ötürü Erdoğan’a sertçe yüklenen hocamız, şimdi nasıl onu müdafaa eder oldu? Erdoğan’ın ittifakı genişletme çabası bu kadar çabuk mu sonuç verdi? Siyasete girersem ölür, dediği Ahmet Hoca’yı öldüren zatın istifa ettiği AK Parti’ye şimdi tekrar destek vermesine şaşırmam ama daha önceki tutarsızlıkları en azından biraz inandırıcı oluyordu. Artık kendi iddialarıyla çeliştiği açıkça görülüyor. Erdoğan’a muhalif elitist entel mütedeyyinler de Ahmet hocalarının masum kurtarıcı rolüne kendilerini fazlasıyla kaptırmış durumdalar. Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Davutoğlu’nun da doğru eleştirileri vardır. Ayasofya’nın vakıf olduğunu, dokunanın lanetleneceğini söyleyenlerin Şehir’i kapatması yanlış ve tutarsızdır mesela. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanması da önemli bir hatadır; ancak, sadece muhalif ve ilkeli olduğunu iddia ettiği için Ahmet hocanıza adeta peygamber gibi muamele edemezsiniz! Erdoğan’a “kibirli tek adam” derken, “Anadolu’ya çıkarım ve sadece esselamu aleyküm derim, bütün Anadolu’yu ayağa kaldırırım.” diyen Sayın Davutoğlu’nun ne kadar tevazu sahibi olduğunu da düşünmekte fayda var.

Enes DENİZ

Su Ayak İzi

1 portakalı çöpe attığınız zaman yaklaşık 60 litre suyu israf ettiğinizi biliyor muydunuz? Yediğiniz yiyeceklerin, kullandığınız ürünlerin hepsinin …

Su Ayak İzi

Bu rektör meselesini bir de benden dinleyin.

https://meydan1.org/2021/01/05/bogazici-universitesinde-kayyum-rektore-karsi-yapilan-eyleme-katilanlara-polis-baskini/
https://twitter.com/gazeteduvar/status/1346352928060276736?s=09

Yazdıklarım tamamen şahsi ve bağımsız görüşlerimdir. Herhangi bir gruba bağlı olmadığım ve üniversitenin öğrencisi olarak yazdığım için tarafları sükunetle ve eleştirel değerlendirebildiğim kanaatindeyim. Bu zamana kadar konu hakkında yapılan açıklamaların siyasi ve taraflı beklentilerle ve algı yönetme hedefi ile yazılmış olduğu yönündeki gözlemim, beni, kendi görüşlerimi ifade etmeye yöneltti. Okuyuculara fikir verip bakış açısı kazandırmaktan daha fazlasını beklemiyorum. Tenkit edilmem tamamen tabiidir ama samimiyetsizlikle itham edilecek olan ben olmadığım için içim rahat.

Üniversitemize Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, son yasal düzenlemelere uygun, ancak yanlış bir rektör ataması yapıldı. Boğaziçi gibi bir üniversiteyi kontrol etmeye ve/veya değiştirmeye yönelik bu atama, usul ve yöntem bakımından makul değildi. Özgürlüğün alabildiğine istismar edildiği ortamlara müdahale edildiğinde, müdahalenin şekli ne olursa olsun, şiddetli tepki gelir. Boğaziçi’nin kendi felsefesinin ve anlayışının olması da bunu kaybetme korkusuyla tepkiyi artırır. Bu felsefe değişmedikçe, rektörü değiştirmek, Boğaziçi kültürü olarak ifade edilen anlayışın daha fazla savunulmasından başka fazla sonuç vermeyebilir. Boğaziçililerin geleneksel ve bilhassa sosyal medyayı iyi kullanmaları ve kullananlar tarafından desteklenmeleri, örgütlü protesto heves ve becerileri, iktidarın otoriterlik ve kutuplaştırma ile fazlaca itham edilmesi gibi faktörler de sonuç alana kadar şiddetle tepki göstermelerine sebep olacaktır. Ayrıca, atanan rektörün makamına layık olmadığı yönünde güçlü bir kanaate sahibim. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde yüksek oranda intihal belirlendi. Genel manada akademik kültürden uzaklığı da, kullandığı CEO dilinden anlaşıldığı üzere, Boğaziçi’ni bir şirket gibi yönetmek istemesine sebep oluyor. Önceki rektör Mehmed Özkan yine atanmıştı ama üniversite içinden ve halihazırda rektör yardımcısı olduğu için şimdiki pek çok kişi, Özkan’a razı oluyor. Ancak, ben Mehmed Özkan’ın atandığı dönemi düşünüyorum da, ona gösterilen tepkiler de Melih Bulu’ya gösterilenden çok hafif değildi. Şimdi, Özkan’ın Boğaziçi prensiplerine uygun çalıştığı söyleniyor; ancak atandığı dönemde o da “KAYYUM REKTÖR İSTEMİYORUZ!” sloganlarıyla protesto ediliyordu. Ayrıca, Mehmed Özkan’ın şu anda Melih Bulu’ya tercih edilmesinin önemli bir sebebi de güvenlik güçlerinin kampüslere girişine izin vermek istememesiydi. Geçmişteki ve 3 yıl önceki terör yanlısı protestoların bundan sonra da yapılabilmesini mi istiyorlar? Çoğulculuk ve özgürlükçülük dedikleri şeyler bunlar mı oluyor? Rektörlerini kendilerinin seçmesi ve Boğaziçi prensiplerine uygun olması gerektiğini sürekli vurguluyorlar. Yeni rektörden de bu prensiplere bağlı kalmayı taahhüt etmesi istenecek. O halde soruyorum: Kendi prensiplerine uymayanları kabul etmeyenler, özgürlükçülüğü ve çoğulculuğu bu prensiplere dahil edebilir mi? Bu prensipler, Boğaziçi’ni meydana getiren kolektif iradenin sonucu olarak değişken midir yoksa taviz verilemez kalıcı ilkeler ya da dogmalar mıdır? Mahir Ünal’ın sorusunu da burada yineliyorum: Rektör HDP’nin söz sahibi olduğu bir hükumet tarafından atanmış olsaydı ya da HDP ile yakın ilişkisi olsaydı şu an gösterilen tepkiler gösterilecek miydi?? “AKP’li rektör” dendiği gibi “PKK’lı rektör” de denecek miydi? Eylemler esnasında aşırıya gidildiği itiraf ediliyor ama bundan daha fazlası söylenmiyor. Eylemleri domine eden radikal grubun bütün öğrencileri temsil etmediği de itiraf ediliyor ama bunların neden bu kadar ön plana çıkabildiği sorgulanmıyor. Öğrencilerin %80’-90’ı eylemlerin farklı yönlere çekilmesini istemezmiş. Peki, bu %80-90 diğer %20’ye karşı çıkamazken Türkiye’nin yarısının seçtiği iktidar nasıl yoksayılıyor? Terörle ilişkisi sabit olan ve %10’un oyunu alan malum partiye sahip çıkılırken %50’yi bulan iktidar oyları nasıl yoksayılıyor? Bu da mı çoğulculuk oluyor? Boğaziçi’nin prensiplerini %10’luk radikal grubun belirlemesi engellenmezken Türkiye’nin yönetim şeklini %50 ile belirleyen iktidara nasıl karşı çıkılıyor? Her şey sayıysa, demokrasi oylarla yürürse, çoğulculuk bir kişiyi bile ihmal etmemekse, HDP’ye de bu ülkenin vatandaşlarının %10’u oy vermişse Cumhur İttifakı’na da %50’den fazlası oy verdi. Cumhur İttifakı’na, ne kadar oy aldığına bakılmaksızın karşı çıkılması meşru ise bunu HDP için yapmak da pekala meşru olmalıdır. %50’yi yoksaymak meşru ve gerekliyse %10’a karşı çıkılması nasıl özgürlüğe aykırı oluyor? Benim özgürlük sınırlarımı aşmak dışında her şeyde özgürsün diyenler özgürlükçü mü oluyor? Üniversiteyi %10’un domine etmesine, Boğaziçi Dayanışması ismiyle kurulan bir terör yapılanmasının Boğaziçi dayatışmasına karşı çıkamayanların, ülkenin %50’sinin seçtiği cumhurbaşkanı tarafından atanan rektöre karşı çıkmaları haklı değildir. Kendi prensiplerini asırlardır dayatanlara böyle tepeden rektör atanması müstehaktır. Sanmam ya, belki ders alırlar…

https://www.google.com/amp/s/www.gzt.com/amphtml/jurnalist/bogazici-universitesinde-teror-sevici-ogrencilerden-afrin-sehitlerine-hakaret-3160579

Konuyla ilgili hem hükumetle hem de atamayı protesto edenlerle mesafesini ortaya koymayı deneyen ama başaramayan bir de BİSAK var. Üç yıl evvelki Afrin/lokum olaylarını çok çabuk unutmuş olmalılar ki şu anki protestoları sadece aşırılık olarak niteliyorlar. En çok kendilerinin baskı altında kaldıkları, Boğaziçi prensiplerine uymak ve baskı görmek arasında seçim yapmaya mecbur oldukları iddialarını da çok çabuk unutmuşlar ki atamaya gösterdikleri tepkiyi Boğaziçi’ndeki baskıcı ortama göstermekten acizler. AK Parti ile bir oldukları algısını yıkmaya o kadar odaklanmış olmalılar ki Boğaziçi ile bir göründüler. İsmini vermeyeceğim bir Boğaziçi hocasından şunu bizzat duydum: 2018’de BİSAK ikna edilmeye çalışılmış ama hassasiyet göstermiş ve kabul etmemiş. Şimdi Boğaziçi kurum ve kültürünü korumaya onlar da başlamış ve bu mutlu ediciymiş.

3 yıl önceki lokum olayı esnasında yapılan terör yanlısı eylem, Boğaziçi prensiplerine bağlı kişiler tarafından terörle ilişkilendirilmiyor. Bu durum itiraf edilmiyor. Protesto etme hakkına sahip olduğumuz, bunun, özgürlüğün bir gereği olduğu söyleniyor. BİSAK, lokum olaylarında teröristlerin hedefi olan kulüp de şimdi Boğaziçi prensiplerine uymaya başlamış göründüğü için hocalarımızı mutlu ediyor. Terörü özgürlük olarak kabul etmek de bu prensipleri içeriyor. Bundan sonra yine bir terör olayı olsun da karşı çıkmaya çalışsınlar bakalım! Yine baskı altında kalsınlar da mağduriyetlerini dile getirmeye çalışsınlar. “Siz bizim prensiplerimize uymaya başlamamış mıydınız? Yine mi vazgeçtiniz? Taviz yoksa destek de yok.” cevabına nasıl karşılık verecekler? O vakitten sonra muhatap olarak kimi bulabilecekler? Talep ve mağduriyetlerini kime anlatacaklar? AKP’li rektöre mi, Boğaziçi’ne mi? Herhalde Ahmet Hocaları Şehir’i tekrar kurunca oraya gidecekler. Açıklamalarındaki akademi vurgusu da bu elitist tavrın neticesi midir?

AK Parti kurulmuş ve seçilmiş, iktidarı kaybedebilecek bir partidir. Boğaziçi ve prensipleri ise bir buçuk asırlık geçmişi, köklülük ve özerklik iddiası ile dokunulmaz sayılır. AK Parti’ye tepki göstermek, Boğaz’ın muhalif rüzgarına kapılmak kolay. Gösterebiliyorsanız Boğaziçi’ne de tepki gösterin de görelim!

Not: “Liberal Müslüman” taifesinin BİSAK’a bakışının nasıl değişeceğini de merak ediyorum. Açıklamalarına DEVA desteği geldi sonuçta.

Dertli kişinin davası olur. DEVA’sını bulan, davasını kaybetmiştir.

Enes DENİZ

Yeni rektörümüz hayırlı olsun…

Önceki rektör Mehmed Özkan ile alakalı büyük çaplı bir rahatsızlık vardı zaten. Bugün de yeni rektörümüz atanmış. Yakın zamanda, pandemiye rağmen eğitimin katı yürütülmesi ve öğrenci taleplerinin dikkate alınmaması da çokça protesto edilmişti. Bunca memnuniyetsizlik içinde böyle rektör atanırsa, atanan rektör de üniversitenin ve akademinin ilkelerinden bihaber olursa olacağı budur zaten.

Hem sosyal medyada hem de bir araya gelinerek tepki gösteriliyor ve gösterilecek. Twitter’da #KayyumRektörİstemiyoruz etiketi ile protesto ediliyor. Pazartesi saat 14.00’de de Güney Kampüs’te eylem yapılacak. Boğaziçi zaten en başından beri özerk ve muhaliftir. Sosyal medya farklı görüşlerin bilhassa gençler arasında yayılışını hızlandırmışsa da Boğaziçi, yabancı menşeli fikir ithalatı konusunda Türkiye ortalamasından yıllarca ileridedir. Bunu rektörle kontrol etmek, üniversitenin felsefesi değişmedikçe zor olur ve ters etki yapar. Ben her şeye bağırıp başka sesleri bastırmayı ve gerginlik çıkararak eylem yapmayı hobi edinmiş, kendi sesini duyurmak iddiası ile kibirli davranan gereksiz aktivistlerden değilim. İktidara sadece muhalefet için, her ne şartta ve ne pahasına olursa olsun muhalefet eden taifeden de değilim. Akademiye tapınan entellerden de değilim. Dersleri, eğitim şeklini ve sürekli propagandası yapılan fikirleri nasıl gördüğümü de bilenler bilir; bilmeyenleri de öğrenmekten alıkoymuyorum. Tüm bunlarla birlikte, sıradan bir öğrenci olarak soruyorum: Boğaziçi doktora tezinde intihal yapmış beyefendi rektör oluyorsa ben niye yapmayayım? Dersleri anlamsız buluyorum ama neticede diploma denen muazzam şeyi almak için biz bunca emek veriyoruz. Bütün derslerimizin izlencelerinde (syllabus) akademik dürüstlük vurgulanır ve intihal, öğrencinin ödevden F alması, disiplin kuruluna sevki ve asistan olamaması gibi yaptırımlarla sonuçlanır. Şu anda hatırladıklarım bunlar. Biz asistan bile olamıyoruz; beyefendi rektör oluyor. Tabii, bunun neden atama kararından hemen sonra ortaya çıkarıldığını ve o tezi Boğaziçi hocalarının nasıl kabul ettiğini de kendime soruyorum.

Hayırlısı…

Enes DENİZ

Çeyrek Asır

Geçtiğimiz günlerde, ilk olarak 1995 yılında sahip olduğum web sitem hakkında yorum yaparken “Değişim o kadar hızlı ki, çeyrek asır öncesini …

Çeyrek Asır

Laik İmamoğlu

Vizelerle ve üniversite dışındaki sınavlarla meşgulüm. Albayrak’ın istifası, Merkez Bankası başkanının tekrar değişmesi ve Erdoğan’ın ekonomi ve hukukta reform açıklamaları hakkında yazacaktım. Başlıkla bunların ne alakası var, derseniz onu da izah edeceğim. Ekonomi ve hukuk, muhalefetin iktidara en çok yüklendiği iki alan. İktidar bu alanlardaki uygulamalarında bunca direnmişken şimdi reform vaadi her ne kadar sözlük manası ile büyük değişimleri çağrıştırmalı ise de Erdoğan’ın itibarını olumlu etkilemedi. Reform olarak tanımladığı şey muhalefetin beklentilerinden tamamen farklı ve alakasızsa bile hukuk, ekonomi ve reform kelimelerini bir arada kullanmış olması, muhalefetin sert eleştirileri için yeterliydi.

Gelelim Ekrem Bey’e. Çeşitli şekillerde gündemde kalmayı başaran kahramanımız, bu defa da tek parti devrine özlemini dile getirmiş. Türkçe Kur’an’dan sonra Itri’nin tekbirini de yapmışlar. Ekrem Bey başkan olmak için Arapça okumuştu Kur’an’ı. Şimdi değişim başlattığı mesajını mı veriyor, 2023’te zaten iktidarı ele geçirince bunlar unutulur diye düşünüp hazırlık olarak laik Türkiye için adımlarını mı sıklaştırıyor, bilmiyorum. Bildiğim şu: Ekrem Bey Kur’an okuyarak başkan olmuşsa ve şimdi makamlı meal okutuyorsa bundan sonra iktidara asla din istismarı eleştirisinde bulunamaz. Ekrem Bey’e sahip çıkmaya devam ettikçe Millet İttifakı unsurları da asla Erdoğan’ı din istismarı ile eleştiremez. Erdoğan eleştirilemez demiyorum. Millet İttifakı Erdoğan’ı din istismarı ile itham edemez diyorum. Millet İttifakı ne mi? Hani şu Temel Bey’in de olduğu ittifak var ya, o işte. Bu arada, Ekrem Bey Macron’dan mı ilham almış diye sormadan edemiyorum. Sonuç olarak, Cumhur İttifakı’nı yobazlıkla, diktatörlükle, insan hak ve hürriyetlerini yoksaymakla, gericilikle eleştiren iç ve dış unsurlar, bunları yapmayı veya desteklemeyi terk etmedikçe eleştirilerinde asla samimi olmayacaklardır. İmamoğlu Erdoğan’ı devirmek için geçici çözümdür, diyenler, müstebid Sultan’ı deviren İttihad ve Terakki Fırkası’nın gerçekten mürriyet getirip getirmediğini araştırsınlar. Payitaht izleyerek değil; konu ile alakalı güvenilir kaynakları okuyarak. Muhalefeti sert şekilde eleştiren herkesi yandaşlıkla itham etmenin ne kadar özgürlükçü olduğu üzerinde de düşününüz. Ayrıca, muhalif de iktidarı destekleyen kadar yadaştır. Yandaş taraflı olandır. İktidarın tarafında olan yandaşsa muhalif olan da tarafsızlık iddiasında bulunamaz. Muhaliflik tam olarak bir şeyin aksini desteklemektir zaten. Aksini desteklediğiniz şey bir tarafsa ve onu destekleyenler de yandaşsa siz de karşı tarafı destekleyen yandaşlar olursunuz.

Son olarak, tek parti döneminde kalan (?) baskıcı uygulamaların artık Atatürkçüler tarafından da tasvip edilmediğini söyleyenlere, yukarıda yazdıklarım doğrultusunda soruyorum: Sadece küçük bir İBB’nin başkanı olduğu için İmamoğlu’nu eleştirmeyelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zorbalığından kurtulmalıyız demek makul mü? İşlerine gelince İmamoğlu’nu, Erdoğan’ı devirmek için ilk büyük adım olarak görenler, işlerine gelince onu küçük ve masum bir İBB başkanı olarak görüp mazur görmemizi mi bekleyecek? İBB başkanıyken böyle işler yapan bir adamın Cumhurbaşkanı olması halinde yapabileceklerinden kaygı duymayalım mı? Erdoğan’ın tek adam rejimi devrilince kurulacak özgür (!) ve huzurlu (!) Türkiye hayalinizde İmamoğlu’na yer var mı, yok mu?

Enes DENİZ

Returning

People find, or re-find, Islam in different ways. In fact, from my observations, it would certainly seem as though every ‘born-Muslim’ does undergo a…

Returning