Boğaziçi Prensipleri Tam Bağlılılıkla Uygulanıyor

Ayrıntılar için tıklayınız.

Konu Hakkındaki Geçmiş Yazılarım (kronolojik):

En başından beri bir nebze tutarlı şeyler demiş olmayı umuyorum. Keşke yanılsaydım!

Eklendi: Allah Sezai Karakoç’a rahmet eylesin.

Yürüyen Köşk ve Atatürk’ün Ağaç Sevgisi

10 Kasım münasebeti ile şöyle bir kısa film çekmişler:

Türkiye Cummhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet, saygı ve özlemle anıyoruz. #BuHasretBizim

Ders kitaplarında da okuduğumuz, ilkokuldan itibaren duyduğumuz hikaye. Atatürk yatıyla giderken çınar ağacı görmüş, çok etkilenip kıyıya çıkmış ve oracıkta kendisi için küçük bir ev yapılmasını istemiş. Ev 22 günde yapılmış. Bir yıl sonra köşke gelen Atatürk, köşkün yanıbaşındaki çınar ağacının dallarını kesmeye yeltenen bahçıvanı görünce, dalların, köşkün duvarına dayandığını öğrenmiş ve şu tarihi emir çıkmış dudaklarından: “Dal kesilmeyecek; köşk kaydırılacak!”.

https://limakthermal.com/yalova-yuruyen-kosk/

Bu hikayeyi bir de Yürüyen Köşk ve Atatürk-Yalova Çiftlikleri Müdürü Necati Turgay’ın kendisinden dinleyelim.

Necati Turgay 1929-1933 yılları arasında Yalova Çiftlikleri Müdürülüğü
yapmıştır. Bu sırada Millet Çiftliği’nin kuruluşunda, Yürüyen Köşk’ün yapımı ve taşınmasında katkıları olmuştur.

Ve şimdi soralım:

  • Atatürk, çınar var diye küçük bir ev yapılmasını mı istemiş yoksa yapılan köşkün yıkılmasını mı?
  • Köşkün kaydırılmasını Atatürk emir mi etmiş yoksa kabul mü?
  • Bu köşk kıssası böyle değiştiriliyorsa “Milli Mücadele” ve diğer her şey nasıl aktarılıyor?
  • Ulu Önder’in yüceliğini kanıtlamak için olayların değiştirilmesine niçin ihtiyaç duyuluyor? Bunun fark edilmesi, insanların zihnindeki Atatürk tasavvurunu sorgulatmaz mı?

O halde amaç, insanlara Atatürk’ü olduğu gibi anlatmak değil; bir ideal Ulu Önder kurgulamak. Bu Ulu Önder ki hem beşeriyet vasfına sahip hem de öğretisi ve fikirleri üzerine bina edilen Cumhuriyet’in “ebediyet” sıfatı ile bir tür tanrı suretinde tasvir ediliyor; bu ise bana teslisteki İsa Mesih’i düşündürüyor.

O zaman günün fıkrası Binali Bey’den gelsin:

Hayırlı cumalar,

Enes DENİZ

Orientalism

Bismillahir Rahmānir Raheem. ‘Orientalism’: a (rather famous) book written by one Edward Said (pronounced ‘Saeed’) and a book that my friend has been…

Orientalism

Akademisyenlik neden boş?

Ürdün’den hayırlı akşamlar,

Başlıktaki soruyu bir arkadaşım biraz önce sormuş. Cevabımı aşağıya yapıştırıyorum:

Esasen daha evvel konuşmadığımız bir konu değil. Başlıca birkaç nokta var:
• Akademi genelde geriden gelir çünkü araştırma yapılması için, araştırılacak şey ortaya çıkıp fark ve tespit edildikten sonra, varsayımlara dayanak olabilecek yeterli veri olması lazım. Bunu siyaset özelinde şöyle ifade ediyorum: İstihbarat örgütleri olayları olmadan tahmin edip planlar ve geleceğe yönelik bilgi toplar; siyasetçiler, medya ve halk, olmakta olan ve gündemi işgal eden şeyler hakkında konuşur; akademisyenler ise olup bitmiş şeyler hakkında entel entel konuşup yazmayı marifet zanneder ve “Bulduk!” diye sevindikleri pek çok şey, ve hatta birçok konuda daha fazla şey, istihbarat kurumları tarafından muhtemelen zaten bilinen ve belki de değiştirilen şeylerdir.
• Akademi, sadece değilse de çoğunlukla egemen fikir ve kavramlar adına yazılan güzellemeler topluluğundan ibarettir. Bilhassa “sosyal bilim” denen şeyler için “tarafsızlık ve nesnellik” asla söz konusu olmaz. Kendi anlatısını hakim kılan, akademinin patronudur. Düşünce/araştırma kuruluşları/think tankler, STK’lar, şirketler ve finansal kaynak/fon sağlayarak belirli projeleri himaye eden uluslararası kuruluşlar arasındaki güçlü bağ da dikkate değerdir. “Sosyal bilim” diye bir şeyin varlığını kabul etmemem de meselenin başka bir yönü. Bizim bölüm özelinde veri analizi ve istatistikten ibaret şeylerin gittikçe artması da bir başka saçmalık.
Şu an aklıma bunlar geldi.

“Geldiği gibi gitti”

Malum bir gazetenin haber başlığı olarak gördüm bu ifadeyi. Mustafa Kemal’in Boğaz’a demirleyen işgalci donanmaları için kullandığı söylenen, kararlılığın ve azmin neticesinde gelen zaferi muştuladığı anlatılan sözler. Şimdi Bulu için söyleniyor bu. “Boğaziçi’ni işgal eden ve gitmeye hiç niyeti olmayan düşman” için. Tabii, Erdoğan tarafından atanıp kısa süre görevde kaldıktan sonra yine Erdoğan tarafından bir “şafak operasyonu” ile, gündemde darbe girişiminin olacağı 15 Temmuz’da sessizce görevden alındığının kastedilmesi de muhtemel.

Bulu’nun süreci yönetemeyen ve Boğaziçi’nde destek bulmak için “siyasete CHP’de başladım”, “ben de Metallica dinlerim” diyen, rektör PKK’lı olsaydı da protesto edecek miydiniz diye soramayan, makamına layık olmayan ve akademiden bihaber, üniversiteyi şirket gibi yönetmek isteyen bir haysiyetsiz olduğu, Erdoğan tarafından da fark edilmiş olmalı. İyi işte, ne güzel, sonunda gitti, diyebilirsiniz. Buraya kadar okuduklarınız ve şahsi gözlemleriniz de bu hadiseyi sevindirici bulmanıza sebep olabilir ama…

Bulu atandığından beri olanlar malum. Protestolardaki bütün taşkınlıklar ve ahlaksızlıklar, benim de tecrübe ettiğimi ve maruz kaldığımı aktarmaya çalıştığım baskıcı ve ötekileştirici tutum apaçık ortada. Şimdi bunların failleri, “ERDOĞAN’I YENDİK!” diyerek bu “zaferlerini” kutlayacak. Sözde rektöre karşı yapılan eylemlerin amacından tamamen saptırıldığını örtmekle kalmayıp, “emsal” niteliğindeki bu “haklı mücadele” sayesinde Bulu’nun gittiğini iddia edecek kadar ileri gidecekler. Protestoların amacından ve samimiyetten uzak olduğunu ifade edenler, belki daha çok dışlanacak. Bulu’nun bir diktatör tarafından atanması ve sonrasındaki müdahaleler, medya gücü ile haklı gösteriliyor, diyenler, şimdi haksız protestoları, Bulu gittiği için haklı gösterebilecek. Şehir için ağlayan Davutoğlu gibi muhalif entel akademisyenlere de malzeme çıkacak. Birilerinin asla anlamayacağından neredeyse eminim ama ben yine ifade ediyorum:

  • Protestoları şiddetle kınayıp lanetlemem, Bulu’yu tasvip etmemi asla gerektirmez. Ya Boğaziçi prensiplerine bağlısın ya da cahil ve gerici AKP’lisin diye kutuplaştırarak siz “çoğulcu” falan olamazsınız.
  • Bulu’yu atamak siyasi otoritenin hakkı değildi. Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü de Bulu’nun hakkı değildi; ancak tepeden dayatılmış rektör, mağdur edebiyatı yapıp farklı görüşleri dışlayan “çoğulcuların” hakkıdır. Bulu’nun görevden alınmasını bu protestocular hak etmiyor. Bulu’nun o makamda olmayı hak etmediği gibi.

Bakalım, Bulu’nun yerine kim gelecek? Belki de seçim olur.

Enes DENİZ

The Future of the Nuclear Deal

Follows is an article that I wrote as a 750-word response to this New York Times article for a take-home final exam. I am posting the article as is, and may consider translating it into Turkish. Note that some points may need more clarification as I had to stick to the word limit.


The domestic diversion theory appears problematic, as states like Turkey and Iran with far lesser military budgets than those of the mentioned great powers, can also engage in diversionary behavior intended to escalate or interfere in regional or international crises rather than target minorities within. Turkey’s recent operations in Syria and North Iraq and cooperation with the Libyan government, and Erdoğan’s strong emphasis on leaving the domestic issues behind and becoming an influential power, are clear evidence for Turkey’s active engagement in external military affairs. Russia’s Putin may also be evaluated in that context, with his aggressive policies aimed at expanding his sphere of influence through the Russian intervention in Syria, the annexation of Crimea and Russia’s engagement in the military conflict in Libya. While Raisi’s future policies are not totally foreseeable, Iran has also got involved in warfare in Syria and elsewhere, which is one of the main reasons for the recent protests due to economic instability that the military spending has brought about. These states primarily intend to become or remain regional powers rather than compete with the global superpowers, but they still do intervene in external issues, meaning not only the global powers take advantage of international crises. Iran’s nuclear policies should also be examined from this perspective. It would be highly unreasonable that a state resort to nuclear weapons against a domestic minority. Also, all three states have been under the rule of “oppressive” leaders harshly criticized by the opposing parties and widely accused of corruption and instability. They nevertheless seek and often cooperate to strengthen their position by carrying out operations outside their borders rather than avoid attacking them and providing them with an excuse to retaliate (Williams, 2019).

Kant’s overoptimistic and Eurocentric approach to IR may constitute a basis for the arguments for the attempts by the UN and other international actors to “contain” Iran. Both Iran’s vioilations, including the construction of hidden facilities, and Trump’s interest-oriented policies that did not align with Kant’s principle of duty at all, however, clearly prove that it is better to rely on facts rather than utopias. Facilitating cooperation among parties appears promising; but little can be done if even Trump’s commitment cannot be ensured. The US, as a “democratic” country, aids the international organizations the most; but Trump, as an elected president, could threaten the system with the US’ withdrawal from several international treaties, making it less important to debate whether “smart sanctions” on Iran are likely to work. Both sanctions and foreign aid are more of instruments to control target states and acquire allies than measures aimed at improving the conditions (Brownlee, 2010; Vreeland, 2006). The liberal understanding promoting concepts like collective will and social contract, therefore becomes mostly useless. Treating democracy as a measurable variable is already an essential problem. Moreover, the fact that nuclear missiles can be fired from long distances, invalidates Kant’s assumption that distance and the possibility of conflict is negatively correlated.

It should be asked why neither Biden nor Obama but Trump, a pro-Israeli republican, opposed/withdrew from the agreement, despite Israel’s concerns about Iran’s nuclear capabilities, as also stated in the NYT article. The US, being highly influenced by Israel, and most likely pro-Israeli business leaders, backed Israel against Iran and the Hezbollah in multiple occasions. Nuclear weapons possessed by Middle Eastern regimes are such a threat to the US due to Israel’s pressure. The Israeli influence on the media and press, including the NYT, is also notable. However, if we take into account that the public is more willing to sign international treaties and has less influence on foreign policy than business leaders, and that the corporations against the deal donated significantly more than those supporting it, we may conclude that Trump was particularly influenced by those corporations with ties to Israel that pushed him for the withdrawal. The above facts may point out two separate pro-Israeli groups working to shape the US’s policies according to their own agendas, one favoring the deal and the other opposing it.

As for Iran, foreign policy is largely dominated by the IRGC, which favors Raisi, based on safeguarding the Revolution, state interests, anti-Americanism and distrust in international organizations, anti-Zionism, and the Sunni-Shiite and Iran-Saudi Arabia conflict.

In conclusion, the US’ policies heavily depend on the Israel lobby and are unreliable. Biden seems willing to negotiate with Iran, but we may never know what the future president will do. Likewise, Raisi may agree, but Iran’s stance may change according to the US’ attitude.

Bibliography

  • Tir, J., & Jasinski, M. (2008). Domestic-level diversionary theory of war: Targeting ethnic minorities. Journal of Conflict Resolution, 52(5), 641-664.
  • Oneal, J. R., & Russett, B. (1999). The Kantian peace: The pacific benefits of democracy, interdependence, and international organizations, 1885-1992. World politics, 52(1), 1-37.
  • Jacobs, L. R., & Page, B. I. (2005). Who influences US foreign policy? American political science review, 107-123.
  • Mearsheimer, J. J., & Walt, S. M. (2006). The Israel lobby and US foreign policy. Middle East Policy, 13(3).
  • Sabet, F. and R. Safshekan. 2019. “The Revolutionary Guard in Iranian Domestic and Foreign Power Politics” in Shahram Akbarzadeh (ed.) Routledge Handbook of International Relations in the Middle East, Routledge. 96-109.
  • Williams, P. A. 2019. “The Rise and Fall of Turkey in the Arab Spring” in Shahram Akbarzadeh (ed.) Routledge Handbook of International Relations in the Middle East, Routledge.
  • Mabon, S. (2019). “Saudi Arabia and Iran: Islam and foreign policy in the Middle East” in Shahram Akbarzadeh (ed.) Routledge Handbook of International Relations in the Middle East, Routledge.
  • Joint Comprehensive Plan of Action – Wikipedia. (2021). Retrieved 24 June 2021, from https://en.wikipedia.org/wiki/Joint_Comprehensive_Plan_of_Action
  • Drezner, D. W. (2011). Sanctions sometimes smart: targeted sanctions in theory and practice. International Studies Review, 13(1), 96-108.
  • Finucane, M., & Manion, J. (2019). Trump has pulled out of international agreements before. Here’s a list. Retrieved 25 June 2021, from https://www.bostonglobe.com/metro/2019/02/01/trump-has-pulled-out-international-agreements-before-here-list/H9zTo2ctVEQ0b8xkUQ2t9J/story.html
  • Apodaca, C. (2017). Foreign aid as foreign policy tool. In Oxford research encyclopedia of politics.
  • Brownlee, Jason. (2012). Democracy Prevention: The Politics of the US-Egyptian Alliance (New York: Cambridge University Press), Introduction.
  • Vreeland, J. R. (2006). The International Monetary Fund (IMF): politics of conditional lending. Routledge. Chapter 2.
  • Cafiero, G. (2021). Joe Biden’s effect on Saudi Arabia’s MBS. Retrieved 25 June 2021, from https://www.trtworld.com/opinion/joe-biden-s-effect-on-saudi-arabia-s-mbs-46476

Enes DENİZ

An E-Mail of Mine to an Instructor

Note: Adapted to be posted with certain omissions.


  • It may be problematic to refer to a religion or ideology with concepts that originated in or redefined by another one. Patriarchy to a liberal may mean that orthodox Islam, for example, is patriarchal; but an orthodox Muslim may really think that Islam is not patriarchal at all. And this is different from acknowledging that it is patriarchal but saying it is a necessity ordered by Allah/God and believing it nevertheless.
  • If all ideologies bring salvation if idealized, then what’s the point of having so many of them? There are problems and conflicts in practice, but advocates of different ideologies have disputes in theory as well. So how are we supposed to idealize all these ideologies? And if they all eventually lead to a single point where no problems exist, then do different ideologies diverge or converge? In other words, what would this single final ideology be like if we were to agree on it at some point? And on what basis are we supposed to idealize these ideologies? Should we idealize, say, Marxism, from a liberal perspective?

So what I mean is, salvation for an ideology is most likely disaster for another. And interestingly, almost all ideologies are deemed neutral and perfect, and placed in the exact center by its defenders. Liberalism to a liberal is not an ideology; it is the only right path. And all other ideologies and those that target liberalism in particular, are ideologies that must be eradicated immediately. Same for Marxism and all other isms. Another thing is, all ideologies tend to redefine such concepts as freedom and equality that sound nice as if they have been part of them ever since they first existed on earth. You know, you allegedly do your best to help everyone as much as possible and care about everyone, and you are so kind if you are using such concepts as freedom and equality. So the use of such concepts has become both a condition and a means if one intends to argue for anything and persuade others. But we have not even agreed on any of them.

Another interesting thing is that all ideologies promise worldwide validity and absolute truth. They couldn’t even have become ideologies otherwise. It is pretty much like saying it is definitely true that one ought to doubt everything. Then how come it be definitely true that we ought to doubt everything? And if we do have to doubt everything, then this inevitably includes the premise that it is absolutely true that we have to doubt everything. Likewise, if one talks about freedom, one does have to define it in a way that does not allow anyone to target their ideology and defend other ones. And if one argues for equality, one must still favor those who defend their ideology. Thus, I think I can say that no one is confident enough to grant everyone total freedom to target their views however they wish.

  • There are different interpretations of liberalism that range from the United Kingdom model where followers of different religions settle their disputes by referring to their own courts, and the French model where people even have difficulty worshiping or praying and liberalism protects one’s right to insult religious figures and leaders like prophets rather than practice religious duties. This you may consider in relation to points 1 and 2 above.

Enes DENİZ

Piety, Conservatism and Anti-Pornography Feminists

I originally wrote this essay as my response to a question that we were assigned to answer. I am now posting it with a few additions and changes. We were asked how anti-pornography feminists and “religious conservatives” differed in their approach and objection to the issue. I also aimed to point out the distinction between piety and conservatism as I answered the question. I mainly referred to Islam when using the term “religion”, and likewise for its derivatives and any word with a similar connotation or implication.


I think I will first have to ask whether religious people are similar to conservatives, to which I would say no. It would be inconsistent to equate (certain interpretations of) a religion with conservatism on the one hand and argue that alternative interpretations (“reformist” views and movements) should coexist with orthodox ones on the other. So is religion conservative in its very essence, or does it become as “progressive” as it is cleansed of its “conservative” or “patriarchal” features? Does the concept of religion automatically come with “patriarchy”, or can a religion remain as a religion if it outright adopts the currently promoted discourse?

Conservatism is absolute loyalty to tradition, whether religious or not. Religion, on the other hand, is a certain set of values, whether they allow or contradict certain sociocultural norms and practices or not. So there’s a clear distinction here.

To a conservative, religion is part of tradition and should be preserved only as long as it does not contradict traditional practices; whereas to the religious, tradition may coexist with or become an interpretation of religion only as long as it does not violate its principles. A conservative may never be able to reach an agreement with a religious person on such matters as arranged marriage and women’s education.

Let us just attempt to assume that the religious and the conservative may be grouped together and proceed. They do have some common characteristics after all, including being strictly against pornography.

So anti-pornography feminists look at the issue from a “gender-based” perspective that positions “gender equality” in the center and interprets pornography and other practices, sociocultural and/or religious norms as “patriarchal”. The conservative intends to restrict social life and define morality in accordance with the so called Victorian ethics, oppressing women and sexuality. And the religious is a different story, but I will talk about the “patriarchal”. They put great emphasis on family and marriage while strongly condemning “illegitimate” intercourse and any kind of sexual act without marriage. They (must) not only allow but also encourage sexual intimacy between married partners (male and female spouses) based on bilateral consent as long as it remains “private”.

I have one final question that may be kinda off-topic: If it is women in many cases who consent to become pornstars and be filmed while having intercourse with heterosexuall men in a painful and submissive way in exchange for money, then it is them as well as the men and liberals whom we should criticize. And yes, it is problematic that pornography is legal and rape is not; but to sign an official contract and consent to the assigned role makes it more of filmed prostitution than rape. Also, the women who record themselves to be watched by men and are not paid, probably outnumber those who do get paid, meaning that it is, above all, their consent that makes them do what they do.


You may read the following essay by Catharine MacKinnon to get a better overview of the radical feminist perspective: “Pornography: On Morality and Politics”

Enes DENİZ

Gündemden Notlar

Merhaba,

Uzun zamandır yazamıyordum. Ödevler, sınavlar ve diğer meşgaleler derken vakit bulamadım ama fırsat buldukça yazmaya devam edeceğim.

HAMAS’ın attığı roketler ne kadar etkili?

Mescid-i Aksa ve Kudüs, kurulduğu günden bu yana İsrail’in zulüm ve baskısı ile dünyanın takip ettiği bir dava. HAMAS da İsrail’in saldırılarına roketlerle mukabele ediyor. Bu roketlerle ilgili güvendiğim ve değer verdiğim kişilerle konuştum. Sorumu onlara da sordum. Merak ettiğim şu: Askeri güç ve techizat bakımından HAMAS ve İsrail ordusu mukayese edilirse sonuç ortada. İsrail’in savunma sistemi Demir Kubbe’nin, HAMAS’ın attığı roketlerin önemli kısmını imha ettiği de biliniyor. Boş alana düşenler dışında, imha etmediklerinin büyük bölümünün de bilerek sivilleri, okul ve sinagogları hedef almasına izin verdiği; böylece de saldıranların Müslümanlar olduğunu iddia ettiği ve müdahalelerini meşru gösterdiği görülüyor. Zaten İsrail’in mağduriyet anlatısı, Holokost ile yeryüzünden silinecekken güç bela Kudüs’e kaçıp orada bir devlet kurabildikleri, onun da hala Müslüman Arap devletleri tarafından kuşatılmış ve daima tehdit altında olduğu şeklinde. Hal böyle iken kendilerini mağdur göstermek ve Müslümanları terörize etmek için buldukları en küçük fırsatı büyüterek değerlendiriyorlar. Bu nedenle kanaatim, HAMAS’ın bu şekilde roketler atmak yerine, İsrail’in, HAMAS karşılık vermezken de saldırılarına devam ettiğini dünyaya göstermesinin daha etkili olacağı yönünde. Bu, İsrail’in silahsız sivilleri hedef alarak savaş suçu işlediğini, askeri üstünlüğün ve müdahalenin tek taraflı olduğunu daha net açığa çıkarabilir. Pasif kalıp teslim olmaktan bahsetmiyorum tabii.

Demir Kubbe’nin, HAMAS’ın roketlerinin ancak üçte birini imha edebildiği, bir roket 300 dolar kadar ucuz olabilirken her bir roketi imha etmenin İsrail’e 100 bin dolara mal olduğu gibi bilgilere de ulaştım ama bunların ne kadar doğru olduğu, doğruysa bile 100.000 doların İsrail’e ne kadar zarar verdiği de ayrı bir konu. ABD’nin Irak’ı işgal ederken operasyonunu meşrulaştırmak için Saddam’ı nasıl tehdit olarak gösterdiğini, Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasının nasıl yanlış olduğunu hatırlayınız. Benzer durumun Suriye’de ve başka durumlarda nasıl tekerrur ettiğini düşününüz. Şimdi İsrail de HAMAS’ı acilen yok edilmesi gereken bir tehdit olarak göstermek için roketleri imha etmede yetersiz kaldığı izlenimini veriyor olabilir. Konu ile ilgili bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Eyyüp AKBULUT ve Soruşturması

Viranşehir Cumhuriyet Savcısı Eyyüp AKBULUT, geçtiğimiz günlerde, açtığı Youtube kanalında, pandemi tedbirlerinin hukuksuzluğu, aşı ve maske karşıtlarının susturulması ve aşılama onam formunda rıza alınırken aydınlatma olmadığı gerekçeleri ile soruşturma başlattığını ifade ettiği bir video paylaştı. Değindiği noktalarda haklılık payı var. Kısıtlamalara dayanak olarak sunulan kanunların bu kısıtlamaları yasal kılmadığı, bundan önce de seçkin hukukçular tarafından ortaya kondu. Hastalığın abartıldığı, açlıktan ölenlere aşı satılmaya çalışıldığı, hem aşı hem de maske hakkında olumsuz görüşlerin varlığı, uygulanan tedbirlerin bizzat siyasetçiler tarafından ihlal edildiği de gerçek; ancak bunların hiçbiri Savcı Bey’i haklı falan yapmıyor. Öncelikle, neden bu zamana kadar beklemiş? İkinci olarak, kendileri iddia, sübut ve ispat gibi kavramları iyi bildiğini iddia buyurdularsa bu kavramları niçin doğru kullanmıyorlar acep? Elinde, senin de iddia olduğunu söylediğin şeyler varsa bunlara delil getirmeden sabit muamelesi edemezsin. Maske hakkında olumsuz iddialar varsa sen bu iddiaya dayanıp, bırak, maske takmayıversin, diyemezsin. Maskenin uzun vadeli zararlarından bu kadar endişe ediyorsan virüsün kısa vadeli tehlikesini de göz önüne alırsın ve etkisizliği kanıtlanmadıkça maske takmaktan başka çare olmadığını kabul edersin. ABD’deki gibi halkı sokağa döküp istikrarsızlığa sebep olamayacağını biliyorsan da böyle mağdur edebiyatı yapıp sakin konuşarak tedbirlere karşı destekçi toplamaya çalışmazsın. Hukukçu olarak işinin gereğini yapacaksan şahsi fikir ve hislerinle hareket etmezsin.

WhatsApp geri adım attı.

WhatsApp, dünya çapında tartışılan ve AB ülkelerini kapsamayan gizlilik güncellemesiyle alakalı Türkiye’ye çok özel önem verdi. Daha önce de özellikle Türkiye’ye açıklama yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. Şimdi de verilerimizden vazgeçip en azından müşterileri ellerinde tutmaya razı oldular. Türkiye’de başka alternatiflere ve bilhassa yerli uygulamalara geçiş, diğer birçok ülkeye göre oldukça yaygındı. WhatsApp, gizlilik güncellemesinin yürürlüğe girmeyeceğini belirterek Türkiye’de tekel olarak kalmak istiyor. Zaten bu güncelleme yürürlüğe girse de WhatsApp kullanmaya yine mecbur olacaktık. Güncelleme olmasaydı da muhtemelen verilerimiz yine paylaşılacaktı. Facebook’un bu konuda sicili hiç temiz değil. Verileri toplayıp hem ticari hem de siyasi amaçlarla işledikleri ve manipülatif faaliyetler için kullandıkları biliniyor. İktidarı ifade özgürlüğü konusunda sertçe hedef alanların bu konuda aynı tepkiyi göstermemesi de düşündürücü. Hükümet, ifade özgürlüğünü açıkça konuşmak isterken kısıtlar. Kişilerin en mahrem sohbetlerine dair veri toplama imkanına sahip şirketler ise daha büyük tehlike oluşturabilir. Trump’ı savunacak değilim ama sosyal medya şirketlerinin onu önce seçtirip sonra susturabilmesi, siyasetçilerden daha hakim oldukları anlamına gelebilir. Tüm bunlar yanlış bile olsa, WhatsApp’ın, AB ülkelerinde uygulanmayacağını bilerek bu yeni politikayı yürürlüğe koyması, bize hala üçüncü dünya muamelesi yapıldığının delilidir. Ayrıca, Telegram gibi uygulamaların akıbetinin de aynı olması çok muhtemeldir. BiP gibi yerli uygulamalar ise, milliyetçi romantizm bir kenara bırakıldığında da makul görünüyor. Müşterilerinin neredeyse tamamı sadece Türkiye’de olan bir uygulama, en azından diğer devlerle rekabet edecek duruma gelene kadar itibarını hiçbir şekilde zedelemek istemez. Zaten Türkiye’de geliştirildiği için de KVKK’ye doğrudan tabidir.

Bu arada, tek başına dev şirketlere kafa tutan masum kahraman gibi öne sürülen Elon Musk’a da fazla güvenmemek lazım. Önce BitCoin alıyor ve sonra bir tweeti ile BitCoin çöküyor. Ardından Çin, kripto paraları yasaklıyor ve ikinci darbeyi vuruyor. Zaten, Uygur meselesi de dahil olmak üzere, son gelişmelerin pek çoğunu ABD-Çin mücadelesi çerçevesinde ele almak faydalı olur. Uygur meselesi hakkında da bir yazı yazmak niyetindeyim. Bir de şu Peker vs Soylu meselesi var ama onun hakkında ayrıntılı bilgim yok. Ne olduğunu hala tam olarak anlayamadım.

Bugünlük benden bu kadar. Ödevim var.

Enes DENİZ

Notlar

Uzun zamandır yazmıyordum. Gelecekte bakıp hatırlamak için, son günlerdeki bazı önemli hadiseleri not ediyorum.

  • Mars’ta helikopter uçurmuşlar.
  • Seçkin 12 Avrupa takımı, 3 takımı daha kalıcı üye yaparak, 5 takımın da performansa göre alınacağı bir Avrupa Süper Ligi kurdu. Bildiri UEFA ve FIFA tarafından kınandı.
  • Çad Devlet Başkanı İdris Debi, seçimleri tekrar kazandıktan kısa zaman sonra, isyancılarla çatışma hattına gitti ve hayatını kaybetti.
  • Vaka sayıları rekor kırıyor. Bugün dolar ve euro da yüksek.

Hayırlı ramazanlar!

Enes DENİZ

Eğitim Modelim

Aşağıdaki yazıyı, üniversitelerin siyasi ve iktisadi baskılardan kurtarılması için önerilerimi sunduğum bir ödev olarak yazdım ama aynı zamanda bir yükseköğretim modeli olarak da tasarladım. İdeale ne kadar yakın olduğu tartışılabilir; ancak esas hedefim, onu herkes için kabul edilebilir kılmaktı. Mevcut sistemden daha iyi olduğunda mutabık kalınıp uygulanırsa ideal bir sistem elde etmeyebiliriz; ancak şu ankinden daha iyi olacağı muhakkaktır. Fikirlerinizi paylaşınız.

Not: Ödevi gönderdiğim hoca da üniversitemizdeki son gelişmeler hakkında propaganda yapmaktan geri durmadığı için hocaların da siyasete müdahale etmemesini özellikle, hocaya cevaben vurgulamak durumunda kaldım. Ne tesadüf ki, sözde rektör protestoları hakkındaki ifadelerimden ötürü linç edildiğim iki gruptan biri, bu hocanın dersi için kurulan WhatsApp grubuydu.


Üniversiteler az sayıda olmalıdır ve salt akademik kriterlere göre seçkin olmayan üniversitelerin faaliyetleri sonlandırılmalıdır. Az sayıda üniversiteye daha fazla kaynak ve bütçe ayrılabilir ve az sayıdaki gerçek akademisyen/hoca da gerçek işini yapabilir. Üniversite sayısının artması, her üniversitede liyakatsiz akademisyenlerin başarısına bakılmaksızın görev alabilmesine yol açar. Başarı sadece akademik kriterlere göre belirlenmelidir. Daha az üniversite olacağı için eleme sistemi de gerekli olmayacaktır.

Akademisyenler ve özellikle rektörler, görevleri süresince siyasete müdahale etmemeli, ideolojiler ve güncel siyasi konular hakkında fikir belirtmemeli ve siyasi otoritenin müdahalesinden korunmalıdır. Bu sayede akademisyenler ve siyasetçiler birbirlerine karşı sorumlu olur ve eşit yaptırım gücü sayesinde hiyerarşi ortadan kalkar (1). Ders içerikleri, zaten az sayıda olacak üniversiteler için ortak ve nötr olmalı ve ders konularıyla alakalı bütün yaklaşımları içermeli, içerikler farklı fikirleri benimsemiş bütün akademisyenler tarafından onaylanmış olmalıdır. Üniversitelerde çeşitli fikirler yalnızca öğrencilere sunulmalı, bunlar hakkında yorum yapılmamalıdır. Hocalar, öğrencilerin kendi aralarındaki tartışmalar esnasında moderatör konumunda kalmalıdır. Hocaların bilgi ve tecrübeleri ışığında edindikleri fikirler de önemlidir; ancak bunları öğrencilere ders dışında, isteğe bağlı tartışma oturumlarında açıklayabilirler. Hocalarla ya da üniversitelerin herhangi bir yönü ile ilgili öğrencilerin de notlandırma yetkisi olmalıdır. Akademisyenler, hem öğretim hem de akademik çalışmalar bakımından notlandırılmalıdır. Akademik çalışmalar ve akademisyenlerin başarısı, akademik kriterlere göre denetim yapan tarafsız ve bağımsız bir kurum tarafından denetlenmelidir. Yeterli not alamayan akademisyenlerin görevlerine son verilebilmeli, rütbe düşürme (profesörlükten doçentliğe düşüş gibi) mümkün olmalıdır. Devlet üniversitelerinin hükumetlere değil, devlete bağlı oldukları, siyasi iktidar değişimlerinin üniversiteleri etkilememesi gerektiği kabul edilmelidir.

Üniversitelerin ekonomik özerkliği, yine üniversite sayısının azalması ile sağlanabilir. Her meslekle alakalı nitelikli okullar eşit değer görmeli, akademik beceri gerektirmeyen meslek grupları için de okullar olmalıdır. Bu okullar, tarıma elverişlilik ya da sanayi bölgesine yakınlık gibi coğrafi faktörler de dikkate alınarak farklı bölgelerde kurulabilir. Farklı fakültelerin tek bir kampüste birleştirilmesi yerine her fakültenin uygun olduğu yerde kurulması daha doğru olabilir (2). Tıp ve mühendislik hegemonyası kırılmalı, doğa bilimlerine hak ettiği değer verilmelidir. Mevcut sistemdeki kapitalizm için insan modelleri üretip pazarlama uygulaması terk edildiğinde bu zaten kolaylaşacaktır.

Herkes sadece kendi eğitim alanı ile alakalı fikir beyan edebilmelidir (3). Bir alanda fikir belirten kişinin de o alanda eğitim aldığını belgelemesi zorunlu olmalıdır. Bu yüzden, üniversite dışında kendini bir alanda geliştiren kişiler için de bu becerilerini belgeleme imkanları artırılmalıdır. Bir kişinin belirli bir alandaki kaynaklara erişebilmesi için ya o alanda üniversite öğrencisi olması ya da üniversite dışında eğitim aldığını belgelemesi gerekmelidir. Bilgiye erişim özgürlüğü, bilgi kirliğinin ve manipülasyonun önlenmesi için kısıtlanabilir. Bu kısıtlamalar, Internet ve kütüphaneler de dahil olmak üzere genel olarak uygulanmalıdır. Kendi alanındaki bilgiye erişmek isteyenler için ise gerekli ayrıcalıklar (ücretsiz ya da öncelikli erişim vb.) sağlanmalıdır. Maddi sebeplerden veya başka gerekçelerden ötürü üniversitede okuyamayan/okumak istemeyen ya da bölümündeki dersleri online alabilecek durumda olan kişiler için online eğitim imkanları sunulmalı, bu imkanlar da yine ilgisini kanıtlayanlara sağlanmalıdır. Yukarıda ifade ettiğim üzere üniversiteler öğrenciye sadece farklı fikirlerin gösterileceği ve bilginin nötr şekilde sunulacağı yerler olacağı için online eğitim ile yüz yüze eğitim arasındaki fark da pek çok bölüm için azalacaktır. Mühendislik ya da tıp gibi bölümler için yüz yüze dersler yine gerekecektir; ancak derslerin online olabileceği bölümler de artacaktır. Derslerin online olması yoklama zorunluluğunu ortadan kaldırabilirve hatta haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılan derslere gerek kalmayabilir; ancak sınavlar kesinlikle yüz yüze ve hassas şekilde yapılmalıdır. Sınavlarda öğrencinin neler öğrendiğini ve öğrendiklerinden ne çıkardığını gösterebilmesi için sorular hem sadece konuyu bilenler tarafından anlaşılmalı hem de bilgiyi yorumlama becerisini ölçmelidir. Sorular, bir dersi veren bütün akademisyenler tarafından ortak hazırlanmalıdır. Bütün öğrencilerin cevapları da tüm akademisyenler tarafından görülmeli, ayrıntılı ve şeffaf şekilde değerlendirilmelidir. Hem öğrencilerin hepsi hem de diğer akademisyenler, bir akademisyenin bir soruyu neden o şekilde değerlendirdiğini görebilmelidir. Bu sayede bütün cevaplar ve değerlendirmeler, öğrencilerin tamamı için öğretici ve ufuk açıcı olacaktır. Adaletsiz not verdiği tespit edilen akademisyen, verdiği notun misliyle ya da haksız olarak yüksek not vermişse aksiyle (100 üzerinden 85 vermişse 15 ile) notlandırılabilmelidir.

Akademik bilgilerin basit özetleri, yine tüm akademisyenler ve profesyonel bir kurul tarafından onaylandıktan sonra halkın erişimine açılmalıdır. Böylece dileyen herkes dilediği konuda temel bilgi edinebilecek ve uzmanlaşmaya karar verdiği alanda ilerleyebilecek, uzmanlaşmanın ve bir alanda yetkinliğin değeri korunacak ve üniversitenin Google karşısında itibarı iade edilecektir.

  1. Akademisyenlerin görevleri süresince siyasete müdahalesi ve siyasi otoriteye karşı dokunulmazlıklarının ihlali, akademisyenleri belirleyip değerlendiren tarafsız kurum tarafından denetlenip yargıya sunulmalıdır.
  2. Fakültelerin birbirinden ayrılması bütün fakülte ve imkanlara aynı anda erişimi ve öğrencilerin ilgilerini keşfetmelerini güçleştirebilir; ancak bu sorun, öğrencilere farklı alanların lisede tanıtılmasıyla ve öğrencinin üniversiteye ne istediğini bilerek başlamasıyla aşılabilir. Bir bölgeye özgü fauna ve floranın incelenmesi ya da iklim araştırması gibi her yerde gerekli olacak işler için ise gerekli imkanlar her yerde bulunmalıdır, bu yüzden doğa bilimleri ile ilgili fakülteler her yerde olmalıdır ve sayıları azaltılmamalıdır. Ayrıca, üniversite dışında kendini bir alanda geliştirmek isteyen kişilerin de ilgi ve becerilerini belgelemesi mümkün olacağından, bunu kanıtladıkları takdirde online kaynak ve bilgilere de erişebilirler. Üniversitede ders zaman ve programlarının esnetilmesi de alan dışından ders alınmasını kolaylaştırabilir.
  3. Her kişinin sadece kendi alanında söz sahibi olması siyaseti de kapsamalıdır ve bu da günümüz demokrasilerinde reformu gerektirir. Mevcut sistemde kimin bilgili ve ilgili olduğuna bakılmaksızın herkese seçim hakkı verilir ve bu akıl dışıdır. Bu yazıyı yazmak için kullandığım klavyenin üretiminde tasarım dışında söz hakkım olmazken bütün devlet idaresini belirleyebilmem garip değil mi? Klavyenin tasarımını bile biz belirlemiyoruz. Tuşların yerleşimleri, Q klavye denen bir düzende standardize edilmiş ve herkes bu klavye yerleşimini kullanıyor. Devleti yönetecek partiyi ise herkes seçiyor. Bu seçimde bilgisiz olanın yanı sıra ilgisiz olan da oy kullanıyor. Oy kullanmayan da, aslında herhangi bir partiye verilebilecek potansiyel bir oyu vermeyerek oy kullanıyor. Kimin bilgili olduğu ve kimin oy vermeyi hak edeceği üzerinde çok uzun zamandır düşünüyorum ama cevap bulabilmiş değilim. Demokrasi kavramının asıl anlamından fazlasıyla çıkıp özgürlük ya da çoğulculuk gibi kavramlarla özdeşleştirilmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Otoriter demokrasiler de, farklı grup ve fikirlerin var olabildiği monarşiler ya da başka yönetim şekilleri de var. Demokrasi sadece bir karar alma şekli ve Antik Yunan’da da demokrasi vardı.

Enes DENİZ

Adaletsiz Adalet

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okuyan değerli bir dostumla hukuk üzerine sohbetimizi ve mutabık kaldığımız sorunları yazıyorum. Verdiği bilgiler için kendisine teşekkür ederim.


Hukukta belirli bir alanda uzmanlaşmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor ama lisans mezunu olan herkes avukat, hakim ve savcı olabiliyor. Avukatlar serbest çalışabildiği için istedikleri alanlardaki davaları alabiliyor ama hakimler farklı mahkemelere atanabiliyor ve hatta savcı olarak görevlendirilebiliyor. Vergi, aile ve ceza hukuku gibi farklı konularda her görevin gerektireceği farklı yetkinlikler var. Hakimlikle savcılığın sorumlulukları zaten tamamen farklı. Mahkemeler arası ve hakimlikten savcılığa geçiş de bu sebeplerden ötürü önemli sorunlar doğuruyor. 3. sınıf öğrencisi bile 1. sınıf konularının bazılarını unuturken yıllar önce mezun olmuş bir hukukçunun farklı alanlardaki bilgileri unutması da gayet muhtemel. Mesela tıbbın her alanı için uzmanlık gerekiyor ve ortopedi uzmanı nöroloji ile ilgilenmiyor. Hukukta ise, herhangi bir alanda uzmanlık aranmaksızın genel bir hakimlik/savcılık sınavı ile kişinin her alan ve mevkide görevlendirilmesi mümkün. Her hukukçunun bütün alanlarda söyleyecek bir sözü olmalı ama uzmanlaştığı ve üzerinde çalıştığı belirli bir alan da olmalı. Kararlar, çalıştıkları alanın teferruatına hakim olmayan kişiler tarafından alındıkça sistem değişiklikleri etkili sonuç vermez.

Enes DENİZ

Bazı Değerlendirmeler

Bakanlardan Art Arda Özürler

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, pandemiden dolayı eğitimi 1 gün erteleyip özür diledi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Muhammed Emin Saraç’ın cenaze törenindeki tedbirsizlik için özür dilemişti. Dilemişti ama orada Erdoğan da vardı. Şimdi Koca’nın istifa edeceği iddiaları var ama iddialar doğruysa Koca’nın özrü ve istifası, Erdoğan’ın ne yapmasını gerektirecek? Erdoğan da mı özür dileyip istifa edecek? İstifa iddiaları doğru değilse de sonuçta Koca’nın sorumsuzluğunu ve özrünü Erdoğan da üstleniyor. Koca, özür dileyip Erdoğan’ı zor duruma düşürdüğü için istifa edecekse de bir Soylu vakası mı tekerrür ediyor? Koca gerçekten affını isteyip istifasını sunarsa ve reddedilirse de bu zamana kadar işini iyi yaptığı gerekçesi ile olabilir. Yapılan hatalar yüzünden kazanımların yitirilmemesini ben de isterim ama bunlar tekrar etmemeli. Koca’nın hatasından ötürü belirli kesimlerin, merhum Saraç ve dini hassasiyetler üzerinden hedef alınması da hoş olmaz.

Hakimler ve Hakemler

Hakan Ural, yakın zamanda kulak verdiğim bir TV yayınında, yargıda ve futbolda adaletsiz kararlarla toplumda huzursuzluk ve adaletsizlik algısı oluşturulmaya çalışıldığını ifade etti. Yıllardır düşündüğüm bir şey bu. Bununla birlikte, Twitter başta olmak üzere sosyal medyadaki tepkilerle sipariş kararlar çıkmasının da hukukla bağdaşmadığını vurgulamak isterim. Kamu vicdanı önemlidir ama böyle tweetlerle hukuk kararı değişmez. Bir şey daha çok retweetleniyor diye hukuki olmaz. Ayrıca, sosyal medyanın ve onu yöneten şirketlerin de kendi değer ve kavramları var. Sosyal medya, klavye kullanıp Internet’e bağlanma becerilerinde derin ilim ve uzmanlık (!) sahibi olan her bireyin dilediğince saçmaladığı anarşik bir ortamdır. Bu anarşi ise ancak şirketlerin keyiflerince aldığı engelleme, askıya alma ve yaptırım kararları ile bozulur. Hükümetlerin benzer adımları atması ise “diktatörlük”tür. Ne tesadüf ki, bu “otoriter rejim” algısının oluşmasında sosyal medyanın payı oldukça büyüktür. Hal böyle iken, popüler olma dürtüsünün ve manipülasyonun egemen olduğu platformlarda çok paylaşılan bir şeyin hukuk (!) kararlarına kaynaklık etmesi, manipüle edilen kitlelerin diktası ve çok adam rejimidir. Pardon, adam değil, birey demeliyim; zira sosyal medya cinsiyetçiliği kınar. Pek çok tweet-i şerifte, liberal değerlere iman ve onlarla amel etmenin her bireye vacip olduğu açıkça buyurulur. “Doğru” bir şey, doğru olduğu için değil, “doğru” olduğu için dayatılır. Herkesin kabul etmesi beklenen değerler, gerekçe sunulmaksızın normlaştırılır ve itiraz etme özgürlüğüne de “özgürlükçü demokrasiler”de yer yoktur. Özgürlükçüyseniz insanlara sorgulama ve itiraz etme özgürlüğü de tanırsınız. “Değerlerinize gerçekten güveniyorsanız bu itirazları da, ne kadar “yanlış” olursa olsun, dinleyip cevaplarsınız ki çürütülsün. İddia ettiğiniz gibi “bireyci” iseniz de insanların muhakeme edip vicdanları ile hükmetmesini savunursunuz ve değerlerinizin doğruluğuna sağduyulu herkesi bu şartlarda ikna edersiniz.

28 Şubat’ı esef ve ibretle anıyorum.

Enes DENİZ

Son Olaylar Hakkında Kendime Notlar

Konu, başta Twitter olmak üzere sosyal medyada ve ülkede yeterince gündem oldu zaten. Gerekenler de az çok yazılıp çizildi. Benim ekleyeceğim fazla şey olmayabilir ama başta kendim için yazacağım.

Bulu’nun atanmasından sonra genel bir memnuniyetsizlik ortaya çıktı ve ama bir grup tepkileri domine ederek kabul edilemez yerlere taşıdı. Radikal ve terörle ilişkili grupların ardından bu kez LGBTI+ sahneye çıktı. Kabe’nin fotoğrafını yere serip üzerinde LGBTI+ bayrağı dalgalandırmışlar. Bunun rektörle alakasını açıklayabilen yok. Her fırsatta özgürlük, çoğulculuk, ötekileştirme diye bağıranların yaptığı ahlaksızlığın Boğaziçi prensipleri ile nasıl bağdaştığını da açıklayabilen yok. Karşı çıkan öğrenciler linç kampanyasına maruz kalıyor ve hocalar da yapılan ahlaksızlığı destekliyor. Burada paylaşmam uygun olmayabilir ama aldığım maile göre yazıyorum. Ben ahlaki bir yargı belirtmeden sadece yapılan şeyin tutarsızlığını ifade ettiğim için bir WhatsApp grubundan çıkmak durumunda kaldım. Maili aldığım hocanın dersinin grubundan… Daha önce de 2017 girişliler için olan bölüm grubundan çıkarılmam talep edilmişti. Genel Facebook grubundan da çıkarılanlar var. Öğrenciler fişleniyor ve haklarında toplanan bilgilerle isim ve numara listeleri hazırlanıp hocalara gönderilecekti. Listedekilerin disiplin kuruluna sevki, yurtdışında ve yüksek lisans için akademik imkanlardan mahrum kalmaları ve üniversite ile ilişiğinin kesilmesi gibi taleplerde bulunulacaktı. Bugün hocaların yaptığı açıklama her ne kadar durumun farkında olduklarına delalet etse de listeyi hazırlayanların vazgeçtiği yönünde kanıta rastlamadım. Açıklama da zaten LGBTI+’ların üstüne fazla gelmeyin çağrısının yuvarlak cümlelerle ifadesiydi. Polis öğrencileri kutuplaştırırmış. Polis giderse her şey bitermiş. Boğaziçi’nde hoşgörü ve özgürlük varmış. Dışlayıcı hareketlerden kaçınmalıymışız. Boğaziçi ilkelerine bağlı olmalıymışız. Bu ülkenin çoğunluğunun Müslüman olmasını, Kabe’ye saygısızlığın ahlak dışı görülmesini bir kenara bırakacak olsak ve meseleyi etikten tamamen ayrı düşünsek bile yapılan şey tutarsızdır ve Boğaziçi ilkeleri denen şeylere polisten daha fazla zarar verir. O halde, LGBTI+ öğrenciler Boğaziçi’nden giderse her şey biter, mi diyelim? İktidarın uygulamaları yapılan ahlaksızlığı meşru mu kılıyor?

Boğaziçi ilkeleri denen şey, liberalizm ile Marxizmin garip ve fazlasıyla esnek bir karışımıdır. Liberalizmden özgürlük ve çoğulculuğu, Marxizmden eşitliği almışlar, Boğaziçi felsefesi yapmışlar. Aşırı sol gruplar üniversiteye hakim olmak için liberalizmden yararlanıyor, liberallrrer ise özgürlük ve çoğulculuk vurgusunu radikal sol adına yapıyor. Kimse de bunlara, tamamen zıt ideolojileri nasıl bu kadar ustaca bir araya getirebildiklerini sormuyor. Kendilerine göre bir çoğulculuk tanımları var ve belirli grupları mağdur kategorisine almışlar. Kadın ve LGBTI+ hakları ve Kürt sorunu, onların çoğulculuk zırvalarının öncelikleridir. BÜTAT’ı ben de asla tasvip etmem ama Boğaziçi’nde BÜTAT milliyetçi olduğu için dışlanırken Kürtçü teröristlerin nasıl üniversiteye hakim olduğunu da kimse sormaz. Mağdur görünüp ağlayan ve ötekileştirildikleri iddiasıyla dokunulmazlık elde edip her türlü ahlaksızlığı sergileyen LGBTI+ topluluğunun başka değerleri hedef alırken tepki görmeyip üstelik desteklenmesini de kimse açıklayamaz. Benim LGBTI+ bireylerle, onlar bana insan muamelesi ettikçe ve farklı grupların değerlerini hedef almadıkça şahsi bir sıkıntım yok. Amacım da herhangi bir gruba ait şahısları hedef almak değil. Sadece, tanık olduğumuz ahlak dışı tutarsızlıkları eleştiriyorum. Çoğulculuk diyorlarsa herkes için çoğulculuk. Kendi tekellerindeki bir çoğulculuktan bahsediyorlar ama bu tekilciliktir. Yapılan eylemler de samimiyetsizve amaçsızdır. Rektörle sıkıntın varsa sakince protesto edersin. Amacın belirli değerleri hedef almayı özgürlük olarak kabul ettirmekse de rektörü falan bahane etmezsin. Şunu da çok kesin ifade ediyorum ki bir LGBTI+ gerçekten hedef alınsaydı geniş çaplı ve çok şiddetli tepki gösterilirdi. Şu anda bile gösterilmiyor mu? Bazılarına sorsanız mağdurlar yine onlar değil mi? Başka kesim ve değerleri hedef alırken bile algı yönetimi ile mağdur görünenler, gerçekten hedef olduklarında ne yapardı, düşünmek lazım. İşte rektörümüzü kendimiz seçeriz diye bunca ağladıkları bu Boğaziçi prensipleri bunlar. Bu yüzden tekrar ifade ediyorum: Kendi prensiplerini herkese dayatmayı mübah ve gerekli görenlere tepeden atanmış rektör müstehaktır.

Enes DENİZ

Masum Kurtarıcı Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Ahir zaman içinde, kalbur saman içinde, liberal ve “demokratik” Türkiye AB’nin peşinde sürünürken, FETÖ ile ABD ülkeye hakimken, 28 Şubat’ın izi henüz taze iken bir Ahmet Hoca varmış. İlkeli bir akademisyen olan hocamız, okuduğu makalelerden aldığı feyiz ile Gül ve Erdoğan’ın danışmanı ve dışişleri bakanı olmuş. Bu arada bir de İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurmuş ki kendi gibi ilkeli ve duruş sahibi gençler ve akademisyenler yetişsin. 2014’te başbakan ve AK Parti genel başkanı olan hocamız, 2 yıl sonra istifa etmiş başbakanlıktan. Artık Türkiye liberal değilmiş. AK Parti, zulmün intikamını zulümle alamazmış. Elde edilen kazanımlar kıymetini ve anlamını yitirmiş. İstişare edilmez, farklı fikirler görmezden gelinirmiş. Erdoğan tek adammış ve hocamız da sözde başbakan olarak Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur kalmış. Gayri kalamazmış AK Parti’de. Siyaseti de bırakmış. Akademisyen olarak ilmi çalışmalar yapıp Ahmet Hoca olarak kalacakmış. Siyasete tekrar girerse Ahmet Hoca ölürmüş. Gençleri de bilinçlendirip kendi safında toplamak için nice konuşmalar yapmış hocamız. Zaten en başından beri ideali, ilkeli akademisyenler yetiştirmekmiş.

Derken, hocamız siyasete girmeye karar vermiş, girişte de Ahmet Hoca’yı görüp öldürmüş. 7 Haziran dönemini gündeme getiren hocamız, başbakanlığı dönemindeki defterleri açmakla tehdit etmiş Erdoğan’ı. O dönemde Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur olan, susan hocamız, şimdi konuşabilirmiş. Tweetleri ile de Erdoğan’ı eleştirir, makalelerinden aldığı feyiz ile millete rehberlik edermiş. Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı duruşunu ifade edermiş. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına tepki göstermiş. Şehir’i de düşünce hocamız iyice öfkelenmiş. Daima kazanımlardan dem vuran Erdoğan ve destekçileri, Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını duvarlarına assınmış. Bu bir 28 Şubatmış. Ahmet hocamız Şehir’i yeniden kurmadan ölmek istemezmiş. Sonra “İstanbul Sözleşmesi” tartışılmış.

Bir gün, Erdoğan Boğaziçi’ne bir rektör atamış. Bu rektör, bir zamanlar İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dekanmış. Ahmet hocamız da rektörü sertçe eleştirmiş. Şehir’i yeniden kurunca bu rektörü Boğaziçi’nden alıp dekan yapar mıymış acep?

Muhalif tavrını bu zamana dek sürdüren hocamızın genel başkan yardımcısına saldırı olmuş. Hocamız demiş ki: Erdoğan vesayet altındaymış ve Özdağ’a Bahçeli’den dolayı geçmiş olsun diyememiş. 28 Şubat artıkları Erdoğan’ı ve milleti kuşatmışlar. Erdoğan seçimi kazansa da tasfiye edilecekmiş. Erdoğan ve Davutoğlu gibi karizmatik liderleri kullanan vesayetçiler, oyu onlar alsın, ülkeyi biz yönetelim, derlermiş.

O halde hocamıza sormalı: Erdoğan 28 Şubat’a mı imza attı yoksa vesayetçiler tarafından kuşatılıp mecbur mu bırakıldı? Erdoğan “tek adam” mı yoksa halkın desteğini alan ama vesayetçiler tarafından zor durumda bırakılan bir lider mi? Bir kişinin söylemleri nasıl bu kadar kısa zamanda değişebilir? Daha birkaç gün öncesine kadar rektör atamasından ötürü Erdoğan’a sertçe yüklenen hocamız, şimdi nasıl onu müdafaa eder oldu? Erdoğan’ın ittifakı genişletme çabası bu kadar çabuk mu sonuç verdi? Siyasete girersem ölür, dediği Ahmet Hoca’yı öldüren zatın istifa ettiği AK Parti’ye şimdi tekrar destek vermesine şaşırmam ama daha önceki tutarsızlıkları en azından biraz inandırıcı oluyordu. Artık kendi iddialarıyla çeliştiği açıkça görülüyor. Erdoğan’a muhalif elitist entel mütedeyyinler de Ahmet hocalarının masum kurtarıcı rolüne kendilerini fazlasıyla kaptırmış durumdalar. Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Davutoğlu’nun da doğru eleştirileri vardır. Ayasofya’nın vakıf olduğunu, dokunanın lanetleneceğini söyleyenlerin Şehir’i kapatması yanlış ve tutarsızdır mesela. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanması da önemli bir hatadır; ancak, sadece muhalif ve ilkeli olduğunu iddia ettiği için Ahmet hocanıza adeta peygamber gibi muamele edemezsiniz! Erdoğan’a “kibirli tek adam” derken, “Anadolu’ya çıkarım ve sadece esselamu aleyküm derim, bütün Anadolu’yu ayağa kaldırırım.” diyen Sayın Davutoğlu’nun ne kadar tevazu sahibi olduğunu da düşünmekte fayda var.

Enes DENİZ

Su Ayak İzi

1 portakalı çöpe attığınız zaman yaklaşık 60 litre suyu israf ettiğinizi biliyor muydunuz? Yediğiniz yiyeceklerin, kullandığınız ürünlerin hepsinin …

Su Ayak İzi