Eğitim Modelim

Aşağıdaki yazıyı, üniversitelerin siyasi ve iktisadi baskılardan kurtarılması için önerilerimi sunduğum bir ödev olarak yazdım ama aynı zamanda bir yükseköğretim modeli olarak da tasarladım. İdeale ne kadar yakın olduğu tartışılabilir; ancak esas hedefim, onu herkes için kabul edilebilir kılmaktı. Mevcut sistemden daha iyi olduğunda mutabık kalınıp uygulanırsa ideal bir sistem elde etmeyebiliriz; ancak şu ankinden daha iyi olacağı muhakkaktır. Fikirlerinizi paylaşınız.

Not: Ödevi gönderdiğim hoca da üniversitemizdeki son gelişmeler hakkında propaganda yapmaktan geri durmadığı için hocaların da siyasete müdahale etmemesini özellikle, hocaya cevaben vurgulamak durumunda kaldım. Ne tesadüf ki, sözde rektör protestoları hakkındaki ifadelerimden ötürü linç edildiğim iki gruptan biri, bu hocanın dersi için kurulan WhatsApp grubuydu.


Üniversiteler az sayıda olmalıdır ve salt akademik kriterlere göre seçkin olmayan üniversitelerin faaliyetleri sonlandırılmalıdır. Az sayıda üniversiteye daha fazla kaynak ve bütçe ayrılabilir ve az sayıdaki gerçek akademisyen/hoca da gerçek işini yapabilir. Üniversite sayısının artması, her üniversitede liyakatsiz akademisyenlerin başarısına bakılmaksızın görev alabilmesine yol açar. Başarı sadece akademik kriterlere göre belirlenmelidir. Daha az üniversite olacağı için eleme sistemi de gerekli olmayacaktır.

Akademisyenler ve özellikle rektörler, görevleri süresince siyasete müdahale etmemeli, ideolojiler ve güncel siyasi konular hakkında fikir belirtmemeli ve siyasi otoritenin müdahalesinden korunmalıdır. Bu sayede akademisyenler ve siyasetçiler birbirlerine karşı sorumlu olur ve eşit yaptırım gücü sayesinde hiyerarşi ortadan kalkar (1). Ders içerikleri, zaten az sayıda olacak üniversiteler için ortak ve nötr olmalı ve ders konularıyla alakalı bütün yaklaşımları içermeli, içerikler farklı fikirleri benimsemiş bütün akademisyenler tarafından onaylanmış olmalıdır. Üniversitelerde çeşitli fikirler yalnızca öğrencilere sunulmalı, bunlar hakkında yorum yapılmamalıdır. Hocalar, öğrencilerin kendi aralarındaki tartışmalar esnasında moderatör konumunda kalmalıdır. Hocaların bilgi ve tecrübeleri ışığında edindikleri fikirler de önemlidir; ancak bunları öğrencilere ders dışında, isteğe bağlı tartışma oturumlarında açıklayabilirler. Hocalarla ya da üniversitelerin herhangi bir yönü ile ilgili öğrencilerin de notlandırma yetkisi olmalıdır. Akademisyenler, hem öğretim hem de akademik çalışmalar bakımından notlandırılmalıdır. Akademik çalışmalar ve akademisyenlerin başarısı, akademik kriterlere göre denetim yapan tarafsız ve bağımsız bir kurum tarafından denetlenmelidir. Yeterli not alamayan akademisyenlerin görevlerine son verilebilmeli, rütbe düşürme (profesörlükten doçentliğe düşüş gibi) mümkün olmalıdır. Devlet üniversitelerinin hükumetlere değil, devlete bağlı oldukları, siyasi iktidar değişimlerinin üniversiteleri etkilememesi gerektiği kabul edilmelidir.

Üniversitelerin ekonomik özerkliği, yine üniversite sayısının azalması ile sağlanabilir. Her meslekle alakalı nitelikli okullar eşit değer görmeli, akademik beceri gerektirmeyen meslek grupları için de okullar olmalıdır. Bu okullar, tarıma elverişlilik ya da sanayi bölgesine yakınlık gibi coğrafi faktörler de dikkate alınarak farklı bölgelerde kurulabilir. Farklı fakültelerin tek bir kampüste birleştirilmesi yerine her fakültenin uygun olduğu yerde kurulması daha doğru olabilir (2). Tıp ve mühendislik hegemonyası kırılmalı, doğa bilimlerine hak ettiği değer verilmelidir. Mevcut sistemdeki kapitalizm için insan modelleri üretip pazarlama uygulaması terk edildiğinde bu zaten kolaylaşacaktır.

Herkes sadece kendi eğitim alanı ile alakalı fikir beyan edebilmelidir (3). Bir alanda fikir belirten kişinin de o alanda eğitim aldığını belgelemesi zorunlu olmalıdır. Bu yüzden, üniversite dışında kendini bir alanda geliştiren kişiler için de bu becerilerini belgeleme imkanları artırılmalıdır. Bir kişinin belirli bir alandaki kaynaklara erişebilmesi için ya o alanda üniversite öğrencisi olması ya da üniversite dışında eğitim aldığını belgelemesi gerekmelidir. Bilgiye erişim özgürlüğü, bilgi kirliğinin ve manipülasyonun önlenmesi için kısıtlanabilir. Bu kısıtlamalar, Internet ve kütüphaneler de dahil olmak üzere genel olarak uygulanmalıdır. Kendi alanındaki bilgiye erişmek isteyenler için ise gerekli ayrıcalıklar (ücretsiz ya da öncelikli erişim vb.) sağlanmalıdır. Maddi sebeplerden veya başka gerekçelerden ötürü üniversitede okuyamayan/okumak istemeyen ya da bölümündeki dersleri online alabilecek durumda olan kişiler için online eğitim imkanları sunulmalı, bu imkanlar da yine ilgisini kanıtlayanlara sağlanmalıdır. Yukarıda ifade ettiğim üzere üniversiteler öğrenciye sadece farklı fikirlerin gösterileceği ve bilginin nötr şekilde sunulacağı yerler olacağı için online eğitim ile yüz yüze eğitim arasındaki fark da pek çok bölüm için azalacaktır. Mühendislik ya da tıp gibi bölümler için yüz yüze dersler yine gerekecektir; ancak derslerin online olabileceği bölümler de artacaktır. Derslerin online olması yoklama zorunluluğunu ortadan kaldırabilirve hatta haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılan derslere gerek kalmayabilir; ancak sınavlar kesinlikle yüz yüze ve hassas şekilde yapılmalıdır. Sınavlarda öğrencinin neler öğrendiğini ve öğrendiklerinden ne çıkardığını gösterebilmesi için sorular hem sadece konuyu bilenler tarafından anlaşılmalı hem de bilgiyi yorumlama becerisini ölçmelidir. Sorular, bir dersi veren bütün akademisyenler tarafından ortak hazırlanmalıdır. Bütün öğrencilerin cevapları da tüm akademisyenler tarafından görülmeli, ayrıntılı ve şeffaf şekilde değerlendirilmelidir. Hem öğrencilerin hepsi hem de diğer akademisyenler, bir akademisyenin bir soruyu neden o şekilde değerlendirdiğini görebilmelidir. Bu sayede bütün cevaplar ve değerlendirmeler, öğrencilerin tamamı için öğretici ve ufuk açıcı olacaktır. Adaletsiz not verdiği tespit edilen akademisyen, verdiği notun misliyle ya da haksız olarak yüksek not vermişse aksiyle (100 üzerinden 85 vermişse 15 ile) notlandırılabilmelidir.

Akademik bilgilerin basit özetleri, yine tüm akademisyenler ve profesyonel bir kurul tarafından onaylandıktan sonra halkın erişimine açılmalıdır. Böylece dileyen herkes dilediği konuda temel bilgi edinebilecek ve uzmanlaşmaya karar verdiği alanda ilerleyebilecek, uzmanlaşmanın ve bir alanda yetkinliğin değeri korunacak ve üniversitenin Google karşısında itibarı iade edilecektir.

  1. Akademisyenlerin görevleri süresince siyasete müdahalesi ve siyasi otoriteye karşı dokunulmazlıklarının ihlali, akademisyenleri belirleyip değerlendiren tarafsız kurum tarafından denetlenip yargıya sunulmalıdır.
  2. Fakültelerin birbirinden ayrılması bütün fakülte ve imkanlara aynı anda erişimi ve öğrencilerin ilgilerini keşfetmelerini güçleştirebilir; ancak bu sorun, öğrencilere farklı alanların lisede tanıtılmasıyla ve öğrencinin üniversiteye ne istediğini bilerek başlamasıyla aşılabilir. Bir bölgeye özgü fauna ve floranın incelenmesi ya da iklim araştırması gibi her yerde gerekli olacak işler için ise gerekli imkanlar her yerde bulunmalıdır, bu yüzden doğa bilimleri ile ilgili fakülteler her yerde olmalıdır ve sayıları azaltılmamalıdır. Ayrıca, üniversite dışında kendini bir alanda geliştirmek isteyen kişilerin de ilgi ve becerilerini belgelemesi mümkün olacağından, bunu kanıtladıkları takdirde online kaynak ve bilgilere de erişebilirler. Üniversitede ders zaman ve programlarının esnetilmesi de alan dışından ders alınmasını kolaylaştırabilir.
  3. Her kişinin sadece kendi alanında söz sahibi olması siyaseti de kapsamalıdır ve bu da günümüz demokrasilerinde reformu gerektirir. Mevcut sistemde kimin bilgili ve ilgili olduğuna bakılmaksızın herkese seçim hakkı verilir ve bu akıl dışıdır. Bu yazıyı yazmak için kullandığım klavyenin üretiminde tasarım dışında söz hakkım olmazken bütün devlet idaresini belirleyebilmem garip değil mi? Klavyenin tasarımını bile biz belirlemiyoruz. Tuşların yerleşimleri, Q klavye denen bir düzende standardize edilmiş ve herkes bu klavye yerleşimini kullanıyor. Devleti yönetecek partiyi ise herkes seçiyor. Bu seçimde bilgisiz olanın yanı sıra ilgisiz olan da oy kullanıyor. Oy kullanmayan da, aslında herhangi bir partiye verilebilecek potansiyel bir oyu vermeyerek oy kullanıyor. Kimin bilgili olduğu ve kimin oy vermeyi hak edeceği üzerinde çok uzun zamandır düşünüyorum ama cevap bulabilmiş değilim. Demokrasi kavramının asıl anlamından fazlasıyla çıkıp özgürlük ya da çoğulculuk gibi kavramlarla özdeşleştirilmesi de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Otoriter demokrasiler de, farklı grup ve fikirlerin var olabildiği monarşiler ya da başka yönetim şekilleri de var. Demokrasi sadece bir karar alma şekli ve Antik Yunan’da da demokrasi vardı.

Enes DENİZ

Adaletsiz Adalet

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okuyan değerli bir dostumla hukuk üzerine sohbetimizi ve mutabık kaldığımız sorunları yazıyorum. Verdiği bilgiler için kendisine teşekkür ederim.


Hukukta belirli bir alanda uzmanlaşmak için yüksek lisans yapmak gerekiyor ama lisans mezunu olan herkes avukat, hakim ve savcı olabiliyor. Avukatlar serbest çalışabildiği için istedikleri alanlardaki davaları alabiliyor ama hakimler farklı mahkemelere atanabiliyor ve hatta savcı olarak görevlendirilebiliyor. Vergi, aile ve ceza hukuku gibi farklı konularda her görevin gerektireceği farklı yetkinlikler var. Hakimlikle savcılığın sorumlulukları zaten tamamen farklı. Mahkemeler arası ve hakimlikten savcılığa geçiş de bu sebeplerden ötürü önemli sorunlar doğuruyor. 3. sınıf öğrencisi bile 1. sınıf konularının bazılarını unuturken yıllar önce mezun olmuş bir hukukçunun farklı alanlardaki bilgileri unutması da gayet muhtemel. Mesela tıbbın her alanı için uzmanlık gerekiyor ve ortopedi uzmanı nöroloji ile ilgilenmiyor. Hukukta ise, herhangi bir alanda uzmanlık aranmaksızın genel bir hakimlik/savcılık sınavı ile kişinin her alan ve mevkide görevlendirilmesi mümkün. Her hukukçunun bütün alanlarda söyleyecek bir sözü olmalı ama uzmanlaştığı ve üzerinde çalıştığı belirli bir alan da olmalı. Kararlar, çalıştıkları alanın teferruatına hakim olmayan kişiler tarafından alındıkça sistem değişiklikleri etkili sonuç vermez.

Enes DENİZ

Bazı Değerlendirmeler

Bakanlardan Art Arda Özürler

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, pandemiden dolayı eğitimi 1 gün erteleyip özür diledi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Muhammed Emin Saraç’ın cenaze törenindeki tedbirsizlik için özür dilemişti. Dilemişti ama orada Erdoğan da vardı. Şimdi Koca’nın istifa edeceği iddiaları var ama iddialar doğruysa Koca’nın özrü ve istifası, Erdoğan’ın ne yapmasını gerektirecek? Erdoğan da mı özür dileyip istifa edecek? İstifa iddiaları doğru değilse de sonuçta Koca’nın sorumsuzluğunu ve özrünü Erdoğan da üstleniyor. Koca, özür dileyip Erdoğan’ı zor duruma düşürdüğü için istifa edecekse de bir Soylu vakası mı tekerrür ediyor? Koca gerçekten affını isteyip istifasını sunarsa ve reddedilirse de bu zamana kadar işini iyi yaptığı gerekçesi ile olabilir. Yapılan hatalar yüzünden kazanımların yitirilmemesini ben de isterim ama bunlar tekrar etmemeli. Koca’nın hatasından ötürü belirli kesimlerin, merhum Saraç ve dini hassasiyetler üzerinden hedef alınması da hoş olmaz.

Hakimler ve Hakemler

Hakan Ural, yakın zamanda kulak verdiğim bir TV yayınında, yargıda ve futbolda adaletsiz kararlarla toplumda huzursuzluk ve adaletsizlik algısı oluşturulmaya çalışıldığını ifade etti. Yıllardır düşündüğüm bir şey bu. Bununla birlikte, Twitter başta olmak üzere sosyal medyadaki tepkilerle sipariş kararlar çıkmasının da hukukla bağdaşmadığını vurgulamak isterim. Kamu vicdanı önemlidir ama böyle tweetlerle hukuk kararı değişmez. Bir şey daha çok retweetleniyor diye hukuki olmaz. Ayrıca, sosyal medyanın ve onu yöneten şirketlerin de kendi değer ve kavramları var. Sosyal medya, klavye kullanıp Internet’e bağlanma becerilerinde derin ilim ve uzmanlık (!) sahibi olan her bireyin dilediğince saçmaladığı anarşik bir ortamdır. Bu anarşi ise ancak şirketlerin keyiflerince aldığı engelleme, askıya alma ve yaptırım kararları ile bozulur. Hükümetlerin benzer adımları atması ise “diktatörlük”tür. Ne tesadüf ki, bu “otoriter rejim” algısının oluşmasında sosyal medyanın payı oldukça büyüktür. Hal böyle iken, popüler olma dürtüsünün ve manipülasyonun egemen olduğu platformlarda çok paylaşılan bir şeyin hukuk (!) kararlarına kaynaklık etmesi, manipüle edilen kitlelerin diktası ve çok adam rejimidir. Pardon, adam değil, birey demeliyim; zira sosyal medya cinsiyetçiliği kınar. Pek çok tweet-i şerifte, liberal değerlere iman ve onlarla amel etmenin her bireye vacip olduğu açıkça buyurulur. “Doğru” bir şey, doğru olduğu için değil, “doğru” olduğu için dayatılır. Herkesin kabul etmesi beklenen değerler, gerekçe sunulmaksızın normlaştırılır ve itiraz etme özgürlüğüne de “özgürlükçü demokrasiler”de yer yoktur. Özgürlükçüyseniz insanlara sorgulama ve itiraz etme özgürlüğü de tanırsınız. “Değerlerinize gerçekten güveniyorsanız bu itirazları da, ne kadar “yanlış” olursa olsun, dinleyip cevaplarsınız ki çürütülsün. İddia ettiğiniz gibi “bireyci” iseniz de insanların muhakeme edip vicdanları ile hükmetmesini savunursunuz ve değerlerinizin doğruluğuna sağduyulu herkesi bu şartlarda ikna edersiniz.

28 Şubat’ı esef ve ibretle anıyorum.

Enes DENİZ