Masum Kurtarıcı Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Ahir zaman içinde, kalbur saman içinde, liberal ve “demokratik” Türkiye AB’nin peşinde sürünürken, FETÖ ile ABD ülkeye hakimken, 28 Şubat’ın izi henüz taze iken bir Ahmet Hoca varmış. İlkeli bir akademisyen olan hocamız, okuduğu makalelerden aldığı feyiz ile Gül ve Erdoğan’ın danışmanı ve dışişleri bakanı olmuş. Bu arada bir de İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurmuş ki kendi gibi ilkeli ve duruş sahibi gençler ve akademisyenler yetişsin. 2014’te başbakan ve AK Parti genel başkanı olan hocamız, 2 yıl sonra istifa etmiş başbakanlıktan. Artık Türkiye liberal değilmiş. AK Parti, zulmün intikamını zulümle alamazmış. Elde edilen kazanımlar kıymetini ve anlamını yitirmiş. İstişare edilmez, farklı fikirler görmezden gelinirmiş. Erdoğan tek adammış ve hocamız da sözde başbakan olarak Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur kalmış. Gayri kalamazmış AK Parti’de. Siyaseti de bırakmış. Akademisyen olarak ilmi çalışmalar yapıp Ahmet Hoca olarak kalacakmış. Siyasete tekrar girerse Ahmet Hoca ölürmüş. Gençleri de bilinçlendirip kendi safında toplamak için nice konuşmalar yapmış hocamız. Zaten en başından beri ideali, ilkeli akademisyenler yetiştirmekmiş.

Derken, hocamız siyasete girmeye karar vermiş, girişte de Ahmet Hoca’yı görüp öldürmüş. 7 Haziran dönemini gündeme getiren hocamız, başbakanlığı dönemindeki defterleri açmakla tehdit etmiş Erdoğan’ı. O dönemde Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmeye mecbur olan, susan hocamız, şimdi konuşabilirmiş. Tweetleri ile de Erdoğan’ı eleştirir, makalelerinden aldığı feyiz ile millete rehberlik edermiş. Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı duruşunu ifade edermiş. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına tepki göstermiş. Şehir’i de düşünce hocamız iyice öfkelenmiş. Daima kazanımlardan dem vuran Erdoğan ve destekçileri, Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını duvarlarına assınmış. Bu bir 28 Şubatmış. Ahmet hocamız Şehir’i yeniden kurmadan ölmek istemezmiş. Sonra “İstanbul Sözleşmesi” tartışılmış.

Bir gün, Erdoğan Boğaziçi’ne bir rektör atamış. Bu rektör, bir zamanlar İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dekanmış. Ahmet hocamız da rektörü sertçe eleştirmiş. Şehir’i yeniden kurunca bu rektörü Boğaziçi’nden alıp dekan yapar mıymış acep?

Muhalif tavrını bu zamana dek sürdüren hocamızın genel başkan yardımcısına saldırı olmuş. Hocamız demiş ki: Erdoğan vesayet altındaymış ve Özdağ’a Bahçeli’den dolayı geçmiş olsun diyememiş. 28 Şubat artıkları Erdoğan’ı ve milleti kuşatmışlar. Erdoğan seçimi kazansa da tasfiye edilecekmiş. Erdoğan ve Davutoğlu gibi karizmatik liderleri kullanan vesayetçiler, oyu onlar alsın, ülkeyi biz yönetelim, derlermiş.

O halde hocamıza sormalı: Erdoğan 28 Şubat’a mı imza attı yoksa vesayetçiler tarafından kuşatılıp mecbur mu bırakıldı? Erdoğan “tek adam” mı yoksa halkın desteğini alan ama vesayetçiler tarafından zor durumda bırakılan bir lider mi? Bir kişinin söylemleri nasıl bu kadar kısa zamanda değişebilir? Daha birkaç gün öncesine kadar rektör atamasından ötürü Erdoğan’a sertçe yüklenen hocamız, şimdi nasıl onu müdafaa eder oldu? Erdoğan’ın ittifakı genişletme çabası bu kadar çabuk mu sonuç verdi? Siyasete girersem ölür, dediği Ahmet Hoca’yı öldüren zatın istifa ettiği AK Parti’ye şimdi tekrar destek vermesine şaşırmam ama daha önceki tutarsızlıkları en azından biraz inandırıcı oluyordu. Artık kendi iddialarıyla çeliştiği açıkça görülüyor. Erdoğan’a muhalif elitist entel mütedeyyinler de Ahmet hocalarının masum kurtarıcı rolüne kendilerini fazlasıyla kaptırmış durumdalar. Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Davutoğlu’nun da doğru eleştirileri vardır. Ayasofya’nın vakıf olduğunu, dokunanın lanetleneceğini söyleyenlerin Şehir’i kapatması yanlış ve tutarsızdır mesela. Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanması da önemli bir hatadır; ancak, sadece muhalif ve ilkeli olduğunu iddia ettiği için Ahmet hocanıza adeta peygamber gibi muamele edemezsiniz! Erdoğan’a “kibirli tek adam” derken, “Anadolu’ya çıkarım ve sadece esselamu aleyküm derim, bütün Anadolu’yu ayağa kaldırırım.” diyen Sayın Davutoğlu’nun ne kadar tevazu sahibi olduğunu da düşünmekte fayda var.

Enes DENİZ

Su Ayak İzi

1 portakalı çöpe attığınız zaman yaklaşık 60 litre suyu israf ettiğinizi biliyor muydunuz? Yediğiniz yiyeceklerin, kullandığınız ürünlerin hepsinin …

Su Ayak İzi

Bu rektör meselesini bir de benden dinleyin.

https://meydan1.org/2021/01/05/bogazici-universitesinde-kayyum-rektore-karsi-yapilan-eyleme-katilanlara-polis-baskini/
https://twitter.com/gazeteduvar/status/1346352928060276736?s=09

Yazdıklarım tamamen şahsi ve bağımsız görüşlerimdir. Herhangi bir gruba bağlı olmadığım ve üniversitenin öğrencisi olarak yazdığım için tarafları sükunetle ve eleştirel değerlendirebildiğim kanaatindeyim. Bu zamana kadar konu hakkında yapılan açıklamaların siyasi ve taraflı beklentilerle ve algı yönetme hedefi ile yazılmış olduğu yönündeki gözlemim, beni, kendi görüşlerimi ifade etmeye yöneltti. Okuyuculara fikir verip bakış açısı kazandırmaktan daha fazlasını beklemiyorum. Tenkit edilmem tamamen tabiidir ama samimiyetsizlikle itham edilecek olan ben olmadığım için içim rahat.

Üniversitemize Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, son yasal düzenlemelere uygun, ancak yanlış bir rektör ataması yapıldı. Boğaziçi gibi bir üniversiteyi kontrol etmeye ve/veya değiştirmeye yönelik bu atama, usul ve yöntem bakımından makul değildi. Özgürlüğün alabildiğine istismar edildiği ortamlara müdahale edildiğinde, müdahalenin şekli ne olursa olsun, şiddetli tepki gelir. Boğaziçi’nin kendi felsefesinin ve anlayışının olması da bunu kaybetme korkusuyla tepkiyi artırır. Bu felsefe değişmedikçe, rektörü değiştirmek, Boğaziçi kültürü olarak ifade edilen anlayışın daha fazla savunulmasından başka fazla sonuç vermeyebilir. Boğaziçililerin geleneksel ve bilhassa sosyal medyayı iyi kullanmaları ve kullananlar tarafından desteklenmeleri, örgütlü protesto heves ve becerileri, iktidarın otoriterlik ve kutuplaştırma ile fazlaca itham edilmesi gibi faktörler de sonuç alana kadar şiddetle tepki göstermelerine sebep olacaktır. Ayrıca, atanan rektörün makamına layık olmadığı yönünde güçlü bir kanaate sahibim. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde yüksek oranda intihal belirlendi. Genel manada akademik kültürden uzaklığı da, kullandığı CEO dilinden anlaşıldığı üzere, Boğaziçi’ni bir şirket gibi yönetmek istemesine sebep oluyor. Önceki rektör Mehmed Özkan yine atanmıştı ama üniversite içinden ve halihazırda rektör yardımcısı olduğu için şimdiki pek çok kişi, Özkan’a razı oluyor. Ancak, ben Mehmed Özkan’ın atandığı dönemi düşünüyorum da, ona gösterilen tepkiler de Melih Bulu’ya gösterilenden çok hafif değildi. Şimdi, Özkan’ın Boğaziçi prensiplerine uygun çalıştığı söyleniyor; ancak atandığı dönemde o da “KAYYUM REKTÖR İSTEMİYORUZ!” sloganlarıyla protesto ediliyordu. Ayrıca, Mehmed Özkan’ın şu anda Melih Bulu’ya tercih edilmesinin önemli bir sebebi de güvenlik güçlerinin kampüslere girişine izin vermek istememesiydi. Geçmişteki ve 3 yıl önceki terör yanlısı protestoların bundan sonra da yapılabilmesini mi istiyorlar? Çoğulculuk ve özgürlükçülük dedikleri şeyler bunlar mı oluyor? Rektörlerini kendilerinin seçmesi ve Boğaziçi prensiplerine uygun olması gerektiğini sürekli vurguluyorlar. Yeni rektörden de bu prensiplere bağlı kalmayı taahhüt etmesi istenecek. O halde soruyorum: Kendi prensiplerine uymayanları kabul etmeyenler, özgürlükçülüğü ve çoğulculuğu bu prensiplere dahil edebilir mi? Bu prensipler, Boğaziçi’ni meydana getiren kolektif iradenin sonucu olarak değişken midir yoksa taviz verilemez kalıcı ilkeler ya da dogmalar mıdır? Mahir Ünal’ın sorusunu da burada yineliyorum: Rektör HDP’nin söz sahibi olduğu bir hükumet tarafından atanmış olsaydı ya da HDP ile yakın ilişkisi olsaydı şu an gösterilen tepkiler gösterilecek miydi?? “AKP’li rektör” dendiği gibi “PKK’lı rektör” de denecek miydi? Eylemler esnasında aşırıya gidildiği itiraf ediliyor ama bundan daha fazlası söylenmiyor. Eylemleri domine eden radikal grubun bütün öğrencileri temsil etmediği de itiraf ediliyor ama bunların neden bu kadar ön plana çıkabildiği sorgulanmıyor. Öğrencilerin %80’-90’ı eylemlerin farklı yönlere çekilmesini istemezmiş. Peki, bu %80-90 diğer %20’ye karşı çıkamazken Türkiye’nin yarısının seçtiği iktidar nasıl yoksayılıyor? Terörle ilişkisi sabit olan ve %10’un oyunu alan malum partiye sahip çıkılırken %50’yi bulan iktidar oyları nasıl yoksayılıyor? Bu da mı çoğulculuk oluyor? Boğaziçi’nin prensiplerini %10’luk radikal grubun belirlemesi engellenmezken Türkiye’nin yönetim şeklini %50 ile belirleyen iktidara nasıl karşı çıkılıyor? Her şey sayıysa, demokrasi oylarla yürürse, çoğulculuk bir kişiyi bile ihmal etmemekse, HDP’ye de bu ülkenin vatandaşlarının %10’u oy vermişse Cumhur İttifakı’na da %50’den fazlası oy verdi. Cumhur İttifakı’na, ne kadar oy aldığına bakılmaksızın karşı çıkılması meşru ise bunu HDP için yapmak da pekala meşru olmalıdır. %50’yi yoksaymak meşru ve gerekliyse %10’a karşı çıkılması nasıl özgürlüğe aykırı oluyor? Benim özgürlük sınırlarımı aşmak dışında her şeyde özgürsün diyenler özgürlükçü mü oluyor? Üniversiteyi %10’un domine etmesine, Boğaziçi Dayanışması ismiyle kurulan bir terör yapılanmasının Boğaziçi dayatışmasına karşı çıkamayanların, ülkenin %50’sinin seçtiği cumhurbaşkanı tarafından atanan rektöre karşı çıkmaları haklı değildir. Kendi prensiplerini asırlardır dayatanlara böyle tepeden rektör atanması müstehaktır. Sanmam ya, belki ders alırlar…

https://www.google.com/amp/s/www.gzt.com/amphtml/jurnalist/bogazici-universitesinde-teror-sevici-ogrencilerden-afrin-sehitlerine-hakaret-3160579

Konuyla ilgili hem hükumetle hem de atamayı protesto edenlerle mesafesini ortaya koymayı deneyen ama başaramayan bir de BİSAK var. Üç yıl evvelki Afrin/lokum olaylarını çok çabuk unutmuş olmalılar ki şu anki protestoları sadece aşırılık olarak niteliyorlar. En çok kendilerinin baskı altında kaldıkları, Boğaziçi prensiplerine uymak ve baskı görmek arasında seçim yapmaya mecbur oldukları iddialarını da çok çabuk unutmuşlar ki atamaya gösterdikleri tepkiyi Boğaziçi’ndeki baskıcı ortama göstermekten acizler. AK Parti ile bir oldukları algısını yıkmaya o kadar odaklanmış olmalılar ki Boğaziçi ile bir göründüler. İsmini vermeyeceğim bir Boğaziçi hocasından şunu bizzat duydum: 2018’de BİSAK ikna edilmeye çalışılmış ama hassasiyet göstermiş ve kabul etmemiş. Şimdi Boğaziçi kurum ve kültürünü korumaya onlar da başlamış ve bu mutlu ediciymiş.

3 yıl önceki lokum olayı esnasında yapılan terör yanlısı eylem, Boğaziçi prensiplerine bağlı kişiler tarafından terörle ilişkilendirilmiyor. Bu durum itiraf edilmiyor. Protesto etme hakkına sahip olduğumuz, bunun, özgürlüğün bir gereği olduğu söyleniyor. BİSAK, lokum olaylarında teröristlerin hedefi olan kulüp de şimdi Boğaziçi prensiplerine uymaya başlamış göründüğü için hocalarımızı mutlu ediyor. Terörü özgürlük olarak kabul etmek de bu prensipleri içeriyor. Bundan sonra yine bir terör olayı olsun da karşı çıkmaya çalışsınlar bakalım! Yine baskı altında kalsınlar da mağduriyetlerini dile getirmeye çalışsınlar. “Siz bizim prensiplerimize uymaya başlamamış mıydınız? Yine mi vazgeçtiniz? Taviz yoksa destek de yok.” cevabına nasıl karşılık verecekler? O vakitten sonra muhatap olarak kimi bulabilecekler? Talep ve mağduriyetlerini kime anlatacaklar? AKP’li rektöre mi, Boğaziçi’ne mi? Herhalde Ahmet Hocaları Şehir’i tekrar kurunca oraya gidecekler. Açıklamalarındaki akademi vurgusu da bu elitist tavrın neticesi midir?

AK Parti kurulmuş ve seçilmiş, iktidarı kaybedebilecek bir partidir. Boğaziçi ve prensipleri ise bir buçuk asırlık geçmişi, köklülük ve özerklik iddiası ile dokunulmaz sayılır. AK Parti’ye tepki göstermek, Boğaz’ın muhalif rüzgarına kapılmak kolay. Gösterebiliyorsanız Boğaziçi’ne de tepki gösterin de görelim!

Not: “Liberal Müslüman” taifesinin BİSAK’a bakışının nasıl değişeceğini de merak ediyorum. Açıklamalarına DEVA desteği geldi sonuçta.

Dertli kişinin davası olur. DEVA’sını bulan, davasını kaybetmiştir.

Enes DENİZ

Yeni rektörümüz hayırlı olsun…

Önceki rektör Mehmed Özkan ile alakalı büyük çaplı bir rahatsızlık vardı zaten. Bugün de yeni rektörümüz atanmış. Yakın zamanda, pandemiye rağmen eğitimin katı yürütülmesi ve öğrenci taleplerinin dikkate alınmaması da çokça protesto edilmişti. Bunca memnuniyetsizlik içinde böyle rektör atanırsa, atanan rektör de üniversitenin ve akademinin ilkelerinden bihaber olursa olacağı budur zaten.

Hem sosyal medyada hem de bir araya gelinerek tepki gösteriliyor ve gösterilecek. Twitter’da #KayyumRektörİstemiyoruz etiketi ile protesto ediliyor. Pazartesi saat 14.00’de de Güney Kampüs’te eylem yapılacak. Boğaziçi zaten en başından beri özerk ve muhaliftir. Sosyal medya farklı görüşlerin bilhassa gençler arasında yayılışını hızlandırmışsa da Boğaziçi, yabancı menşeli fikir ithalatı konusunda Türkiye ortalamasından yıllarca ileridedir. Bunu rektörle kontrol etmek, üniversitenin felsefesi değişmedikçe zor olur ve ters etki yapar. Ben her şeye bağırıp başka sesleri bastırmayı ve gerginlik çıkararak eylem yapmayı hobi edinmiş, kendi sesini duyurmak iddiası ile kibirli davranan gereksiz aktivistlerden değilim. İktidara sadece muhalefet için, her ne şartta ve ne pahasına olursa olsun muhalefet eden taifeden de değilim. Akademiye tapınan entellerden de değilim. Dersleri, eğitim şeklini ve sürekli propagandası yapılan fikirleri nasıl gördüğümü de bilenler bilir; bilmeyenleri de öğrenmekten alıkoymuyorum. Tüm bunlarla birlikte, sıradan bir öğrenci olarak soruyorum: Boğaziçi doktora tezinde intihal yapmış beyefendi rektör oluyorsa ben niye yapmayayım? Dersleri anlamsız buluyorum ama neticede diploma denen muazzam şeyi almak için biz bunca emek veriyoruz. Bütün derslerimizin izlencelerinde (syllabus) akademik dürüstlük vurgulanır ve intihal, öğrencinin ödevden F alması, disiplin kuruluna sevki ve asistan olamaması gibi yaptırımlarla sonuçlanır. Şu anda hatırladıklarım bunlar. Biz asistan bile olamıyoruz; beyefendi rektör oluyor. Tabii, bunun neden atama kararından hemen sonra ortaya çıkarıldığını ve o tezi Boğaziçi hocalarının nasıl kabul ettiğini de kendime soruyorum.

Hayırlısı…

Enes DENİZ