Ayasofya İbadete Açılmalı mı?

en.wikipedia.org/wiki/Hagia_Sophia
http://www.trover.com/d/Qodg-hagia-sophia-museum-istanbul-turkey

Bazı CHP’lilerden Sultanahmet’in de müze yapılması önerileri gelmiş. Bir kütüphaneye çevirme konusundan falan bahsetmişler. Fazla takip etmedim. Onlar görevlerini yapıyorlar. Kapasite bu, kardeşim! Onu eleştirmek yerine biz de vazifemizi yapsak ya!

Şimdi, Ayasofya’nın ibadete açılmasına dair şahsi fikirlerimi yazacağım. Erdoğan’ın politik emellerle hareket ettiği iddiaları da ayrıca ele alınabilir. Ben bu yazıda Ayasofya ile ve ona dair tartışmayla ilgileneceğim.

Bu kararın hamasetten ve sloganlardan ileri gitmeyen şekilde desteklenmesi endişe verici. Meseleye bu şekilde yaklaşanlar, esasen çok önceden beri var. Bu vaziyetten rahatsızlık duymakla birlikte, Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenlerin de Kemalist sloganlara sığındığına şahit oluyorum. Oluyoruz, mu demeliyim? Biz, dersem kendi fikirlerimin başkalarınca da kabul edildiğini ima etmiş olmak istemem. Ben, dersem de, ben sizin bilmediğiniz hakikati görüyorum, der gibi görülmekten endişe ediyorum. Neyse… Bu Kemalistler, Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı çıkıyor. Aynı Kemalistler Yunanistan’a karşı da 100 yıl öncesinin romantizmi ile ahkam kesip “Türkiye’nin egemenliğini tavizsiz (!) savunuyor”. Yunan hükümeti de Ayasofya’nın ibadete açılmasına karşı. Güney Kıbrıs yönetimi de Müslümanlara karşı provokatif tavrını sürdürüyor. Şimdi Kemalistler Türkiye’nin egemenliğini mi savunacak yoksa Büyük Bizans hayalinin varislerini mi? Bu durumda net bir tavır ortaya koyamayacaklar ve çelişen işler yapacaklar. “Yunanları denize döktük.” edebiyatı da büsbütün anlamsızlaşacak. Karar, bu yönüyle, kimin istiklal için mücadele ettiğini, kimin de esaret altındaki aciz Türkiye’yi arzuladığını göstermesi bakımından önemli olacak. Dış politikaya ilişkin muhalif söylemler de geçerliliğini yitirecek. Birileri diyor ki: “Biz, Ulu Önder Atatürk önderliğinde Yunanları mağlup edip denize döktük. Kıbrıs Barış Harekatı’nı da biz yaptık. Yunanlara veya başka bir ulusa karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığından taviz vermeyiz.”. Yine birileri diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti, Ulu Önder Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh ilkesini uygulamalıdır. Komşularımızla ve Batılı müttefiklerimizle ilişkilerimiz iyi olmalıdır. Erdoğan müttefiklerimizle ilişkilerimize önemli zarar verdi.”. Şimdi düşünsünler bakalım, ne diyecekler? Kıbrıs Harekatı’nı coşkuyla sahiplenenler, o dönemde harekatı aslında kimin yaptığını, Türkiye’ye nasıl ambargo uygulandığını unuttu mu? O doğruydu da şimdiki harekatlar mı yanlış? Kıbrıs Harekatı ile “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden taviz verilmedi mi? Batılı müttefiklerle (!) ilişkiler gerilmedi mi? Tüm bunlarla birlikte “laiklik” de yeniden sorgulanacak. Mustafa Kemal Atatürk Ayasofya’yı müze yapmıştı. Bu, siyasi otorite ile ve devlet kontrolünde yapıldı. Aynı devlet, laikliği, Mustafa Kemal’in bir ilkesini uygulamaya devam ettikçe mabetler üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduğunu iddia edebilir ve müzeyi de cami yapabilir. Bu durumda, laik Türkiye’de ve laik her devlette “din ve vicdan hürriyeti”nin hakikatte var olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu.

Ayasofya’nın ibadete açılması halinde başka ülkelerdeki Müslümanların etkilenmesi ve camilere saldırılar yapılması hakkındaki endişelere gelince, sizi temin ederim ki bu tür saldırılar, Ayasofya kilise olsa da yapılacaktır ve belki artacaktır. Yunanistan’ın başkentinde şimdi de cami yok, bundan önce de yoktu. Yunanistan, AB ülkeleri arasında, başkentinde tek bir cami bile olmayan tek ülke. Ayasofya cami olunca Türkiye’de kiliseler mi tükenecek? Yunanlar, Ayasofya meselesi gündeme gelince mi tüm camileri yıktı? Daha önce de Atina’da cami yoktu ve bundan sonra kısa vadede inşa edilmesi de çok kolay olmayabilir. Anti-İslamizm ve İslamofobi asırlardır var ve bundan sonra da var olacak. Yeni Zelanda’daki saldırı, bunun çok üzücü ve dikkat çekici bir örneği. Meselenin diğer bir yönü de Avrupa’daki ülkelerin sekülerizme daha yakın olması. Oradaki mabetler üzerinde devlet yetkisinin sınırlı olması, ibadethanelerin direkt din mensuplarına ait olması anlamına gelir. Mabetler, onları kullananların mesuliyetindedir ve onlara yapılacak müdahale, doğrudan din mensuplarını ve onların ibadet hürriyetini muhatap ve hedef alır. Buldukları her fırsatta laisizm yapanların diğer İslamofoblardan belki tek farkı ise yaptıklarına siyasi ve hukuki meşruiyet kazandırma arayışlarıdır. O halde, Ayasofya, siyasi otoriteyle müze olabildiyse aynı şekilde cami de olur. Şunu da ifade etmeliyim ki, Ayasofya ibadete açılırsa Müslümanlara saldırılar yapılmasından endişe ettiğini iddia edenlerin pek çoğu, bugüne dek İslamofobi hakkında belki tek olumsuz kelime söylemiş değildir.

Laiklik ve Sekülerizm

Sekülerizm, genel manada, dine ait her şeyi reddetmeyi veya dikkate almamayı ifade edebilir. Bu, Birleşik Krallık’taki gibi, devletin dine müdahalesinin büyük ölçüde azaldığı, yurttaşların dini konularda (özel hayatlarında, inanç ve ibadetlerinde, birbirleri arasındaki ilişkilerde ve medeni hukukta) özgür bırakıldığı bir sistem doğurabilir. Bir Müslümanın tesettüre riayet etmek, cemaat halinde namaz kılmak ya da haram şeylerden sakınmak istemesi; deyim yerindeyse, devletin umurunda değildir. Devlet dini topluluk ve cemaat benzeri örgütlere destekleyici ya da engelleyici/kısıtlayıcı şekilde müdahale etmez. Laiklik ise, genel olarak, dinin devlet tarafından sınırlanıp yeniden tanımlanması ve kontrol altına alınması anlamına gelir. Fransa modelini esas alan Türkiye’de mesela;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet kontrolündeki siyasi bir kurum olarak kurulması ve diğer herhangi bir siyasi kurum gibi devlete bağlı çalışması
  • Medeni Kanun’un yürürlükte olması
  • Birkaç yıl öncesine kadar, nüfus cüzdanında dinin zorunlu olarak yer alması
  • Giyim ve ibadetlere getirilen ve son birkaç yıla dek büyük ölçüde var olan kısıtlamalar (örn. şapka devrimi, din görevlilerinin giyimine ve dini sembollerin ibadethaneler dışında kullanımına ilişkin düzenlemeler ile tesettüre ilişkin kısıtlamalar)
  • İmam, müezzin ve müftülerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı memurlar olarak çalışması
  • İmamhatip ve ilahiyat okullarının müfredatının devlet denetiminde olması
  • İlk ve ortaöğretim kurumlarında müfredatı devlet tarafından belirlenen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi
  • Dini bayramların devlet tarafından (milli bayramlar ve yılbaşı gibi) resmi tatil olarak kabul edilmesi
  • Cumhuriyet’in ilk yıllarında meal ve tefsir çalışmalarının devlet eli ile yaptırılması ve ezanın Türkçe okutulması
  • 29 Mayıs’ta yapılan İstanbul’un Fethi kutlamalarının, Miladi takvim esas alınarak gerçekleşmesi
  • COVID-19 nedeni ile uygulanan tedbirler kapsamında mabetlerin kullanımına devlet tarafından düzenleme getirilmesi

laik uygulamalara örneklerdir. O halde, laikliğe dair fikirler elbette farklılık gösterebilir; ancak bir Müslümanın onu kabul etmemesi de anlayışla karşılanmalıdır. Camiyi müze yapmak için laisizmcilik yapılıyorsa, Ayasofya müze olduysa ve Sultanahmet’in müze yapılması da birileri tarafından teklif edilebiliyorsa, müzenin cami yapılmasına, Ayasofya’nın asli durumunun ve itibarının iade edilmesine de tepki gösterilmemelidir. Ayrıca, Ayasofya camiyken de daha önce olduğu gibi gayrimüslimler tarafından ziyaret edilebilecektir; ancak müze olarak kaldıkça orada daha önce olduğu gibi Müslümanlar tarafından ibadet edilemeyecektir. Son olarak, tekrar belirtiyorum: Rahatsız olan ama bunu nasıl göstereceğini ve halkı nasıl ikna edeceğini bilmeyen bazıları, tepki almamak için, “Yapacaksanız yapın ama olacaklardan siz sorumlusunuz.” benzeri karşılıklar veriyor. Bu hamlenin sembolik ve başarısız bir meydan okuma denemesinden ibaret olacağını, Türkiye’nin müttefikleri (!) ile ilişkilerinin zarar göreceğini söylüyorlar. Bu adım sembolik bir şeyden ibaretse müttefiklerimiz (!) neden bu kadar tepki gösteriyor? Ayasofya onlar için önemliyse neden bizim için önemli olamıyor? Türkiye birilerini rahatsız edecek adımlar attıkça ilişkilerin gerildiğine zaten şahit oluyoruz. Şöyle de diyebilirim: Müttefiklerimiz (!) tepki veriyorsa bu, Türkiye’nin artık onlara itaat etmek yerine daha bağımsız politikalar uygulayabildiğinin delilidir. Asıl üzülmemiz gereken, bunun aksidir.

Fethi müjdelenen Kostantiniyye, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar kıymetlidir. Ayasofya, Ortodokslar için ne kadar değerliyse Müslümanlar için de en az o kadar önemlidir

Not: Ulusçuluk hakkında bu yazımı okuyabilirsiniz.

Enes DENİZ

Son güncelleme: 26 Şevval 1441/18 Haziran 2020