Türkçülük

1789’da Fransa’da, sömürüyü “soyluluk” kavramı ile meşrulaştıranlara karşı bir ihtilal oldu; sonra ihtilalin öncüleri birbirlerini kesti. Şimdi buna “demokrasinin yeniden doğuşu” deniyor. Özgürlük ve adalet sadece üstünler (Tanrı’nın çocukları) için vardır zaten. Böyle adalet mi olur, demeyin. Evet, insan hakları tüm insanlar için. Peki, bu üstünler için tüm insanlar kim? Biz dahil edilmediğimiz bir topluluk için belirlenmiş haklardan istifade etmeyi niçin umuyoruz ki? Amerika’da şu an devam etmekte olan eylemlere bakın. Bizim Geziciler (özgürlük savaşçıları) demokrasinin beşiği Birleşik Devletler’de olanlar hakkında da bir kelam etseler ya! Hayır, bu protestolar değil sadece. Onların sebebi olan ve asırlardır zencilere yapılan zulümle de sınırlı değil. Meseleyi, yine renklerine göre tasnif edilen “kızılderili”lerden ya da beyazderililerin yıktığı imparatorluklardan (Maya, Aztek, İnka…) ibaret görürsek de yanılırız. Amerika’yı, üzerinde zaten insanların yaşadığı bir kıtayı keşfettiklerini ve orada hukuk ve eşitlik esasına dayalı bir devlet kurduklarını iddia eden, şimdi dünyayı demokratize eden (!) ve İslam (terörizm) ile mücadele eden zihniyet tarihe karışmış değil. Evet, bunların her biri aynı zihniyetin tezahürü; ancak biz bu zihniyetin kendisini iyi tahlil edersek onun, mevcut olanlar da dahil olmak üzere, tüm neticelerini daha iyi görebiliriz. Görürüz inşallah ama bunu başka bir yazıya bırakalım. Konumuza, Türkçülüğe geri dönelim. Bu Fransız İhtilali Avrupalıları demokratize ederken, o dönem için Sünni İslamı temsile en yakın sayılabilecek Osmanlı İmparatorluğu’nu da, sonunda onlarca ulus devlet meydana getirecek bir çöküş ve buhran kuşatmıştı. XIX. asırda Osmanlı yerine Türkiye ismi giderek daha sık kullanılır olmuştu. Asrın ikinci yarısında ortaya çıkan Genç Osmanlılar, yerlerini Jön Türkler’e bırakacaktı. Doksan Üç Harbi’ne dirayetsiz paşaların ihtirasları ile sürüklenen meşruti Osmanlı İmparatorluğu, kendi devletlerini kurmak için çalışan mebuslardan müteşekkil meclisi, ancak elim bir hezimet ve felakete mukabil feshedecekti. İttihad-ü Terakki Fırkası’nda milliyetçiler hakim olduktan sonra da muhtelif etnik ve ideolojik cemiyetleri temsil eden unsurlarla irtibat sürecekti. Bunun ifade ettiği çelişki de izaha muhtaç tabii. Velhasıl, Türkçülüğün temelleri, Cumhuriyet’in de, Milli Mücadele’nin de, bize “milli edebiyat” diye öğretilen şeylerin de, Balkan Harbi’nin de, Tevfik Fikret’in de öncesine gidiyor.

Bir cihan harbi ile Osmanlı İmparatorluğu mağlup edilip parçalandı ve Orta Doğu’dan çekildi. Bunun öncesinde de şartlar, pek çok Arap’ın kavmiyetçi hislerle isyan etmesini kolaylaştıracak şekle getirilmişti zaten. Bizim bazı pek vatanperver (!) Türkçü İttihatçılarımız tarafından. İkinci bir cihan harbi ise, ilk savaşla Osmanlıların çekildiği Kudüs’ü işgal edecek Yahudi devletinin kuruluşu ile sonuçlanacaktı. Soykırım mı? Bu Yahudi soykırımını kabul edip şiddetle kınayan adil (!) kurumlar Müslümanları da böyle müdafaa etmedikçe, antisemitizme gösterdikleri tepkiyi İslamofobi karşısında da göstermedikçe ben bu soykırımın gerçekliğinden şüphe ederim. Olduysa bile, ben tarihte böyle bir katliamdan hemen sonra devlet kuran başka bir topluluk bilmiyorum. Neyse…

Hilafet adına yapılan (?) savaş bitti, Hilafet kaldırıldı, savaş Milli Mücadele adını aldı ve laik Türk devleti, varlığını Türk varlığına armağan edecek yurttaşlar yetiştirmeye başladı. Rejimin fazla nüfuz edemediği en büyük ve belki tek etnik azınlık Kürtlerdi ve onların da belki çoğu oldukça mütedeyyindi. Çoğu şimdi bunu da yapmıyor ama Kemalistler bir zamanlar PKK’yı kınıyordu. Peki, Said-i Nursi’yi (rahmetullahi aleyh) Said-i Kürdi olarak isimlendiren Milli Şef’ten ya da küçük masum çocukların (İçlerinde Kürtler de var.) her gün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demeye mecbur olmasından neden bahsedilmiyor? Biliyorum, biliyorum. Artık söylenmiyor bu Türklük andı (“Andımız”). Söylenmiyor ama pek çokları da hiç memnun değil bundan. İsterler ki, Kürt de varlığını Türk varlığına armağan etsin ama Müslüman, malını ve canını Allah yolunda infak edemesin. Bu Kemalistler TV ekranında bile bir tesettürlü öğretmen görseler fabrika ayarlarına dönüp çıldırıyorlar. Çocuğun beyni kirlenirmiş. O tesettürlü öğretmen sadece adil ve insanca muamele görmeye ihtiyaç duyuyor, bütün çocukların her gün varlığını İslam’a armağan etmesine değil. Tesettür hürriyeti dincilik. Laik Türk devletinde zaten din ve vicdan hürriyeti var, öyle değil mi? Müslümanlar da inanmakta hür tabii ama hepsi dinci ve yobaz ve cahil ve gerici ve mürteci, değil mi? Müslümanlar cahilse eğitim alsınlar desek ona da karşı çıkarlar. Bir öğretmeni hazmedemeyenler Müslüman alimlere nasıl tahammül etsin?

Bu tek parti dönemi eskide kaldı, dediğinizi duyar gibiyim. Demokrat Parti Kemalizm’den çok mu uzaktı? 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin elebaşları Kemalizm’den ne kadar uzaktı? AK Parti’yi kapatmaya teşebbüs edenler Kemalizmden ne kadar uzaktı? Şimdi bu partinin kendisinin ve Cumhur İttifakı’nın politikaları hamaset ve kavmiyetçilikten ne kadar öteye gidiyor? Şu anda Türkiye’de mütedeyyin Kemalistler artıyor. Bizim mütedeyyinlerde zaten hep bir kavmiyetçilik vardı. Veda Hutbesi’ni okuyanlar, insanların kardeş olduğunu ve Arap ile Arap olmayan arasında üstünlük bakımından fark olmadığını söyleyenler, kavmiyetçilik yapıyor. İslam’ın kendisini dahi Türkçü hislerle tevil ediyorlar. Şu kabul edilmelidir ki, Türkiye’de ve Türk topluluklarda dini terbiye, önemli ölçüde eksik ve (başta Tengricilik ve Şamanizm olmak üzere) başka kültürlerle karışıktır. Göçebe boylar, yerleşmedikçe veya yerleşik topluluklarla temas kurmadıkça, tam ve muntazam bir eğitim alamamışlardır. Günümüzde bile en basit şeyleri dahi sözlü ve örfi surette öğrenip öğretmemiz ve değiştirmemiz bundandır. Arap harflerinin Türkiye’de nasıl okunduğuna bakınız: “hı”, “dal”, “şın”, “tı”, “zı”… Kur’an’ın surelerini nasıl isimlendirdiğimize de bakınız: “elham”, “âyete’l-kürsi”, “innâ âtaynâ”, “kulhü”… Tüm bunlar, telaffuzun yanı sıra sarf ve nahiv (kelime çekimi ve dilbilgisi) bakımından da hatalıdır. Dünyada Anadolu dışında az yerde görülen birçok uygulama da Türklerin önemli kısmı tarafından taassupla sahiplenilmektedir. Türk kıraati, Türk makamı, Türk tavrı, Osmanlı geleneği… Mesela Mevlid(-i Şerif)’in adeta Kur’an gibi daima okunması… Evet, hakikaten harika bir eser. Müellifi Süleyman Çelebi’ye Allah rahmet etsin ama biz niçin onu Kur’an’a denk görüyoruz? Ölen kimse için sela okunması da, muhtelif fikirler belirtilmekle birlikte, süregelmiş bir gelenek. Peki, bunun adeta vacip muamelesi görmesinin sebebi nedir? COVID-19 nedeni ile yurtdışına gönderdiğimiz yardımlar neden Mevlana’dan nakledilen sözle gidiyor? Birçok Türk mutasavvıfın benimsediği vahdet-i vücut fikri Sünni İslam’a ne kadar yakın? Vahdet-i vücud (varlığın birliği), haşa, benim Allah olmamdır. Her şeyin Allah olduğu ve Allah’ın da her şey olduğu kabul edilir. Bu, şirkten, asla affedilmeyecek tek günahtan başka nedir? İbn Arabi’yi itham ve tekfir edenlere karşı gerekli reddiyeler yapılıyor ve yapılabilir ama günümüzde popüler olan ve avam tarafından inanılan vahdet-i vücudun İslam ile alakası yok. Bu vahdet-i vücut anlayışını gerçekten bir Arap ortaya çıkarmış olabilir ama Arapların önemli kısmı şu anda tekfircilik oynuyor. Vahdet-i vücutla mesafeleri, vahdet-i vücudun İslam ile mesafesi gibidir. O halde, sapkınlığın bu şekline (vahdet-i vücut) sahip çıkmak da bize, Türk(iyeli)lere mi düşüyor? Birileri bir uçta diye biz diğer uçta olarak mı dengeleyeceğiz onları? Yaradılanı seveceksek Yaradan’dan ötürü, İblis’i de mi seveceğiz Allah’tan (onu lanetleyenden) ötürü? Müslüman mutedildir.

Bir de son yıllarda çok daha fazla kullanılan bir “ecdat” kavramı var ki, neyi ifade ettiği bile belli değil. Soyunu, kımız içip yağma ve eşkıyalık yapmış Oğuz Kaan’a dayandırıp bununla iftihar edeceksin ama bu “ecdat” kelimesini de, İslam’a en çok hizmeti Türklerin yaptığını söylemek için kullanacaksın. Bu Osmanlı dizileri de şeklen kaliteli ve bir ölçüde gerekli ama oldukça politik. O dizilerde de Türkçülük yer yer var. Tabii, “Müslüman zaten Türktür.” diyen gayriakil popülistler de bir diğer taifeyi teşkil ediyor. Bir şairin ardından gidiyorlar ki, Üstad’ın dediği üzere, sanki Nazım Hikmet’in İslamcı modeli olmak istiyor. Muhammed Türktür, diyenler zaten yazımın konusu değil.

Bu arada, merhum Necmettin Erbakan’ın Kürtlerle alakalı sözlerini de hatırlatmak isterim. Dava açılmıştı bu sözleri yüzünden. Mealen diyordu ki: “Sen, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım, dersen Kürt de, ben de Kürt’üm, daha doğruyum, daha çalışkanım, der.”. PKK kısmen bu sebepten kurulmadı mı?

Milli idi Erbakan. Milli Görüş’ün kurucusuydu ama hiç kavmiyetçi olmadı.

Türkçü olunmadan Türk olunabilir.

Milliyetçilik, Ulusçuluk ve Kavmiyetçilik

Şu anda “ulus” kelimesinin yerine çokça kullanılan “millet” kelimesi, esasında ondan farklıdır. “Ulusçuluk” kavramını “milliyetçilik” yerine “kavmiyetçilik” kelimesinin karşılayacağını sanıyorum. Günümüzde Birleşmiş Milletler denen kurumun, I. Dünya Savaşı sonrasında kurulduğundaki ilk ismi, o devrin Türkçesine “Cemiyet-i Akvam (Kavimler Cemiyeti)” olarak tercüme edilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan United Nations ise “Birleşmiş Milletler” şeklinde tercüme ediliyor. Bu değişimin maksadı, zannımca, “millet” kelimesini “ümmet” manasından “arındırmak” ve onun, yalnız “ulus” kavramını ifade etmesini sağlamak. Bir diğer ayrıntı da, “kavmiyetçilik (nationalism)” kelimesinin, aslında “ulusalcılık” manasına gelmesidir.

Konudan çıkmamaya gayret ettim ama dağınık bir yazı oldu. Ayasofya’dan ezan sesi duymak ve orada namaz kılmak temennisi ile… (Müzeyken ziyaret ettim.)

Enes DENİZ

Son tashih/düzeltme: 13 Safer 1442/1 Ekim 2020