Fetih

29 Mayıs 2020 Cuma günü, İstanbul’un fethinin Miladi 567. yılını kutlayacağız. Sultan Muhammed Han’ı Fatih kılan, İstanbul’u bize emanet eden Allah, ona sahip çıkabilmeyi bize nasip eylesin. Tabii, fetihle müjdelenen muazzam komutanın torunları olduğumuzu ifade ederek hamasete kapılmaktan ve kapılanlardan da sakınmamız gerek. Kendisine Kur’an indirilen son peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) amcası Ebu Leheb de zikrediliyor Kur’an’da. “Elleri kurusun ve kurudu da.” denerek. Aynı Kur’an’da pek çok başka peygamberin kıssaları var. Hz. Adem ve oğlu Kabil, Hz. Nuh ve eşi ile oğlu, Hz. İbrahim ve babası Azer, Hz. Lut ve eşi… Peygamberlerin akrabaları, aile fertleri olmaları bile onlara fayda vermedi. Biz neyin hamasetini yapıyoruz? Bizim İstanbul’u muhafaza etme şuurumuz, Sultan Mehmed Han’ınkinin ne kadarı?

Son olarak şunu soracağım: Fethi kutlayacağız. Kur’an tilavet ederek, bilhassa Fetih suresi ve “ecdadın ruhuna” Fatiha okuyarak. Peki, niçin 29 Mayıs’ta? Miladi yıla göre Kutlu Doğum Haftası kutlayan, Miladi yılbaşında Mekke’nin fethi programları yapan bizlerin 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethini kutlaması da çok garip değil tabii.

Uzun zamandan sonra cemaatle cuma namazı kılacağız elhamdülillah.

Hayırlı cumalar…

Enes DENİZ

On Evolution

We are all products of evolution. Whether to a theist, or to an atheist, this is an undeniable fact. To ‘evolve’ means ‘to change over time’. We all …

On Evolution

Bayramımız mübarek olsun.

Büyüklerimiz bize, icat edip oynadıkları oyunları, çocukluklarını, imkanın az ama paylaşmanın çok olduğu zamanları anlatırdı; ben de kendime sorardım: “Biz ne anlatacağız çocuklarımıza? Paylaşım denince akla sosyal medya gelen bu devir nasıl yadedilecek?”.
Ve bize “Aaahh, nerde o eski ramazanlar?” diye başlayan sözler söylerlerdi. “Eskiden bayramların tadı bir başkaydı. Şimdi bir kişi, bayram için tatil planı yapmamışsa, bir aramayı bile çok görüp mesaj gönderiyor.” derlerdi.
Biz bunlardan bahsedemeyeceğiz ama biz de öyle ilkler yaşadık ki…
Artık bizim de anlatacaklarımız var ama bizim cümlelerimiz, büyüklerimizinki gibi hasretle kurulmayacak galiba.

Allah kıymetini idrak ettiğimiz, bir ve beraber olduğumuz nice ramazanlara, bayramlara eriştirsin bizi. Bayramımız mübarek olsun.

Enes DENİZ

Kİ-Şİ(RK)SEL GELİŞİM

Biraz önce, Richard Bach’ın Martı (Jonathan Livingston) adlı öyküsünü dinledim. Bir martı “topluma karşı çıkıyor, konfor alanını terk ediyor, özgür olmak istiyor, sınır tanımıyor, daha iyisini başarmak için çalışıyor, yetkin oluyor, kendini gerçekleştiriyor ve diğer martılara ilham veriyor. Sevgi ve iyilik de Hümanizmcedeki tanımlarıyla yer bulmuş öyküde. Fazlasıyla iyi bildiğimiz, giderek artan sıklıkta duyduğumuz ve okuduğumuz, en tehlikelisi de giderek daha kolay inan(dırıl)dığımız kişisel gelişim saçmalığı… Daha uzun bir özete lüzum görmedim. Daha iyi bir işiniz yoksa, arzu ederseniz okuyun.

Ben de yazabilirim bunu, diye düşündüm. Zaten hep böyle olur: Eserler, onlara atılan imza ile değer kazanır. Birileri, iyi (doğru/başarılı) bir şey yaptığı için değil, meşhur olduğu için itibar görür; onlara denk veya daha iyi şeyler yapan pek çokları da fark edilmez.

Bir martı sesi duydum: Jonathan. Şöyle diyordu: “Hayır, dostum! Pes etme! Sürüden dışlanmak seni yıldırmamalı. Her gün daha yükseğe çıkmaya çalış! Hayattaki amacın, ‘Yapamazsın!’ denenleri yapmak olsun. Beni de fazla yüceltip Tanrı gibi görme.”.

“Tamam da… bunu bana peygamberim (sallallahu aleyhi vesellem) söylüyor zaten. İki günüm birbirine müsavi olsa ziyanda olacağımı, bir işi bitirince diğerine koyulmakla emrolunduğumu biliyorum. Rabb’ime yönelmem gerektiğini de biliyorum. Sen de, seni yüceltmemi istemiyorsun zaten. Tabii, haşa, hepimiz istediğimiz her şeyi yapabilen tanrılar isek benim seni kendimden yüce görmem niye gereksin ki zaten?”

Peki, ne oldu da biz kişisel gelişmeye muhtaç kaldık? Bunun bizi nereye götürdüğünün farkında mıyız? Bir doğaya egemen olma tutkusu vardı. Şimdi bunun yerini kişisel gelişim mi aldı? Bize “kişisel gelişim” denen şey, esasında Protestan etiğinin bir neticesidir (1). Meselenin bir de kapitalizm (2) ciheti var ki, oraya, şimdi, konuyu bölmemek için girmiyorum.

Aşağıdaki cümleleri okuyunuz:

  • “İnanırsan başarırsın.”
  • “İstediğin her şeyi başarabilirsin. Yapman gereken tek şey, olumsuzlukları fırsata çevirmek ve asla vazgeçmemek.”
  • “Başarısızlık denen şey, yalnızca ertelenmiş bir başarının öncüsüdür.”
  • “Sınırlar, yok edilmek için vardır. Onları aşabildiğin ölçüde özgürsün.”
  • “Her mücadele ve her öykü, harekete geçirilmeyi bekleyen kişiler için ilham kaynağıdır.”

Peki, bu cümlelerin bizi şirke ve dalalete sevk ve davet ettiğini söylesem ve onları bir kez daha okumanızı istesem?..

İkna olmadınız mı? Devam edin. Yukarıda sıraladığım cümlelere, gerekirse yazıyı bir ya da daha çok kez tamamladıktan sonra, ama mutlaka geri dönün.

Dilediğini yapabilme, zamandan ve mekandan münezzeh olma, sınırsız kudret ve mutlak hüküm sahibi olma, irade ettiği şeyin “Ol!” dediğinde oluvermesi, yarattıklarına muhtaç olmama… Bunlar yalnız Allah’a mahsus değil mi? “İnanırsan başarırsın?” cümlesini Müslüman söyleyemez. Farz edelim ki biz inandık ve Allah başarısız olmamızı takdir etti. İnanan başarır, diyen kişi, aksi ihtimali zaten kabul etmemiş oluyor ama farz edelim ki etti. “İnananın başarması gerekir. Ben isterim ve yaparım.” deyip Allah’ın mutlak kudretini mi inkar edecek, “… ama ben çalıştım. Başarmam gerekir.” diyerek Allahı -haşa- adaletsizlikle mi itham edecek?

Müslim; teslim olan ve yaptığı işin neticesini Allah’tan bekleyen, Allah’a tevekkül eden ve Allah’tan gelene razı olandır.

“Doğru diyorsun da, ben bunlara iman ediyorum zaten.”

“Kullandığın kelimeler üzerinde ne kadar düşünüyorsun peki? Sen iman ediyorsun ama sorun da burada başlıyor zaten. Beş vakit namazlarını kılan, sohbet ve vaazları dinleyen, ramazanlarda hatim ve mukabeleyi de teravihe ekleyen, belki umre veya haccetmiş olan, belki bir tarikate müntesip bulunan … Amca ile … Teyze de iman ediyor. Evlatlarını da en iyi şekilde yetiştirmek istiyorlar. Bilgili olsun. Kendilerinin faydalanamadığı imkanlardan evlatları en verimli şekilde istifade etsin. Her kursa, her etkinliğe katılsın. Bu her şeyi başarma çılgınlığının ilk tohumları çocuklukta atılıyor zaten. Kendisine söyleneni masumca tekrar eden, ilham verici sözlerden de etkilenen çocuk; büyüdüğünde onları tekrar ediyor. Peki, ya tevekkül ve teslimiyet? Tevazu? Allah’ın sınırlarına riayet etme? Hiçbir şeyde, ibadette bile, aşırıya gitmeme? Tüm bunlar, belki kabul ettiğimiz ama kişisel gelişim saçmalığı ile çeliştiğini fark edemediğimiz bilgiler, belki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi sınavlarında sorulara cevap vermek için ezberlenen kavramlar sadece. Bu arada, bu ‘özgürlük’ ve ‘sınırları aşma’ vurgusunun ahlaki özgürlüğü (!) ve şer’i sınırları ihmal ya da inkar etmeyi de kapsadığını hatırlatmış olayım.”

Gençlerden pek çoğu var ki, mütedeyyin ailelerinin iyi niyetli desteği, onlar için bu ve sair tehlikeleri artırır. Okuduğumuz üniversite de bu vaziyetin had safhada hissedildiği bir yerdir.

Allah akıbetimizi hayr eylesin.

Değerli katkıları için Ahmet Şamil Boğaz’a ve Mertcan Çiçek’e teşekkür ederim.

Dipnotlar

  1. Protestan etiği: İncil’in yerel dillere tercümesi ve yeniden yorumlanması (Reform) ile Protestanlığa paralel ortaya çıkan ve kapitalizmin doğumuna zemin hazırlayan; Tanrı’nın insana çalışmayı emrettiğini, dünyevi ve uhrevi saadetin bu şekilde mümkün olduğunu kabul eden ahlak anlayışı.
  2. Kişisel gelişim-kapitalizm ilişkisi, yukarıda belirttiğim üzere Protestan ahlak anlayışı ile bir ölçüde açıklanabilir. Aslında benim kastettiğim de bundan farklı olmaktan daha çok, onun belirli bir şeklidir: daha fazla kazanmak için toplum mühendisliği yapma. Kişisel gelişim kitapları, seminerler, kurslar ve diğer pek çok türde faaliyet, satın alınıp tüketildikçe kişiyi de tüketiyor. Her şeyi başarabileceğine inanmış kişi, mevzubahis şeyleri satın alıp her birinin önerdiği yöntemleri uygulamak isterken ya “başarısız” oluyor ya da “başarılı” kalmak için huzurundan, değerlerinden taviz veriyor. Bu ihtimallerin ortak neticesi ise tüketicinin daha çok “kişisel gelişim” materyali satın alması ya da psikoloğun yolunu tutması, her iki durumda da yine kapitalizme hizmet etmesi oluyor. Mevcut bunalıma bu masraflar da ilave oluyor ve “tüketici” de kendini bu “kişisel gelişim” masalı ile avutmaya daha fazla ihtiyaç hissediyor. İşte, “kusursuz” bir döngü.

Enes DENİZ

Son güncelleme: 29 Safer 1442/17 Ekim 2020