Feminist Müslümanlara Sorum Var:

Endişe etmeyin. Size şiddet uygulamayacağım. Sadece dikkatlice okumanızı ve samimi şekilde değerlendirmenizi şiddetle tavsiye edeceğim. Yani… pardon… tamam, şiddete hayır!

Feminizmin ortaya çıkışı 18. asır olarak ifade edilebilir. Daha kesin bir şey, onun Batı’da, Modernite’nin beraberindeki pek çok diğer fikirle eşzamanlı doğmuş olmasıdır. Önce Kilise’nin, sonra kapitalistlerin zulüm ve baskısı altında kalmış kadınların seslerini duyurmak istemesi, o şartlar ve bağlam göz önüne alındığında tabii görülebilir. 21. asırda Türkiye’de Müslüman kadınların feminizm adına çalışması ise açıklanabilir değildir.

Yazımın buraya kadarki kısmını yazıp bilgisayarımı kapattım ve dışarı çıktım. Bir tanıdığımla karşılaştım ve bana bir etkinlik olduğunu söyledi. Etkinliğe gittim. Konusu aileydi… 1-2 saat sonra bir sunumu dinleme fırsatım oldu. Onun konusu ise LGBT. Bu yazının başlığını ve ilk cümlelerimi yazarken bunların olacağını hakikaten bilmiyordum. Bu konuyu bugüne özel, bu etkinlikler sebebi ile seçmiş de değilim. Şimdi bu son derece hayret verici tevafuklardan sonra yazıma devam ediyorum.

Nerede kalmıştık? Evet, feminizm bir İslam toplumunda açıklanabilir değildir. Neden mi? Önce aşağıdaki tanımları inceleyelim.

feminine/feminen: kadınsı, kadınsal, kadına ait

feminism/feminizm: kadınla ilgili veya ona ait olanı yeğleme/önceleme/üstün tutma, kadınsalcılık

Şu halde feminist: kadına ait veya onunla ilgili olanı yeğleyen/önceleyen/üstün tutan, kadınsalcı

Burada problemli bir kavram kullanımı var. Şayet feministler “eşitlik” arayışındaysa onlarla eşitlik tartışalım ki bunu birazdan yapacağım. Tabii eşitlik iddiasında iseler yapacakları ilk iş, “feminizm” yerine bir başka kavram bulmak. “Equalism (eşitçilik)” ya da “eşitlikçilik” gibi bir şey belki. Şayet feministler kadınların üstün olduğunu iddia ediyorsa, ki kelime manası itibari ile bu sonuç çıkıyor, o halde tüm “eşitlik” iddialarının tek amacı erkekleri aldatmak.

Şimdi “eşitlik” kavramına bir bakalım ve şu soruyu soralım: Kadınlar ve erkekler eşit ise niçin kadınlar kadın ve erkekler erkek? “Kadın haklarını savunmak” için kurulmuş “sivil toplum” kuruluşları hep “kadın” kavramını “güç” ile bağdaştırarak ön planda tutuyor. Peki, “kadın” ve “erkek” eşitse onların kadınlar için “erkek” kavramını kullanması neyi değiştirirdi ki? Ayrıca, “eşit” kavramı, “aynı” kavramı ile eşit ve aynıdır. O halde “eşitlik”, aslında “aynılaştırma”dır ve farkları ortadan kaldırarak sınırları belirsizleştirir. Erkekler ve kadınlar birbirlerinin rollerine bürünürken “farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler (LGBTIQ+)” de artacak ve kabul görecektir. Üremeyen kimseleri biz artırıyoruz; onlar ise bizi aile ve nüfus planlaması safsatası ile oyalıyor. Reis’in 3 çocuk tavsiyesinden evvel Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) tavsiyesini hatırlamalıyız.

Eşitlik kavramını “toplumsal cinsiyet eşitliği” manasında kullandıklarını iddia edenlere gelince, onlara “denklik” ve “adalet” kavramlarını tercih etmelerini şiddetsizce tavsiye ederim. Bunun yanında, İslam’ı veya Müslümanları bu kadar eleştirmek yerine, zinetlerini gösterip bedenlerini satan ve “güzellikleri” ile para kazanıp “fenomen” olan “KADIN”ları da bir nebze kınasalar!.. Kapitalistlerin aleti olup reklamlarda ürünleri “haz”la bağdaştırmak için şehvete sevk edici davranışlar sergileyenlerden bahsediyorum. Magazin ve moda dünyasının gözde isimlerinden bahsediyorum. Hani şu kendi bedenlerini beğenmeyip operasyonlar yaptıran kozmetik çılgınlarından, moda ve kadın yayınlarını takip edip pazarlanan ürünleri satın alanlardan… Maddi beklentilerle, “kadın hakları” pahasına erkeklerin cinsi arzularını tatmin etmek ya da onları muhtelif şekillerde etkilemek için kendilerini satanlardan bahsediyorum. Burada kullandığım dil, gerekene çok yakın olmayabilir; ancak bu topluluğu daha iyi tarif etmem mümkün olmadı. Onlar ki kendi giyimlerine ve yaşamlarına her türlü müdahaleyi şiddetle reddederler ve “insan hakları”nı gerekçe gösterirler. Onlar ki (yalnızca bazı) kadınların “kurban” olmasını belki göz yaşları ile lanetlerler ve feminizmi yüksek sesle, şiddetle (ama sadece sözlü olarak) vurgularlar. Tesettürlü feministler ise bu topluluğun, kendilerine ancak suistimal malzemesi değeri vereceğini fark etmeksizin onlara tabi olur. Hangi “sivil toplum kuruluşu” tesettürlü hanımların iffetini ve hukukunu müdafaa ediyor? Hangisi 28 Şubat’a dair bir açıklama ya da kampanya yapacak? İsmi gerekmeyen biri var ama onun da varlığı yarardan çok zarar getiriyor. İşte bu kuruluşun öncülük ettiği Müslüman feministler mübarek 8 Mart Kadınlar Bayramı’nı coşku ve heyecanla idrak edecekler. 28 Şubat’ı asla önemsemeyenlerle birlikte.

Yapılan önemli bir hata, “Müslümanlar da feminist olabilir ve hatta olmalıdır.” iddiasının bu denli desteklenmesi. Bir Marxistin, hayatın her alanına Marxist doktrin ile açıklama getirmeye çalışması ya da bir post-modernistin modernist/materyalist/pozitivist bakış açısına her konuda karşı çıkması gibi ideal bir feminist de hayatın her alanına feminist söylemlerle yorum getirir. (Burada “ideal” ile kastettiğimi “tam” olarak ifade edebilirim.) O halde ideal feminist, feminizmin İslam ile çeliştiği her konuda İslam ile çelişecektir. Ayrıca, “feminist Müslüman” kavramının nereye dayandığını, niçin kullanıldığını ve neyi ifade ettiğini de anlamıyorum. Feminizm İslam’dan bir cüz ise ya da onunla tamamen uygunsa, ayrı bir “feminist” sıfatı gerekmeksizin, “Müslüman” sıfatı, bu topluluğu nitelemek için kafidir. Aksi halde (feminizm İslam’a uygun değilse) kişi, Müslümanlık ile feminizm arasında bir seçim yapmalıdır. Her iki ihtimalin ortak neticesi, “feminist Müslüman” kavramının gereksiz ve hatta tehlikeli olduğudur. “Anti-kapitalist Müslümanlar” veya “liberal Müslümanlar” için de herhangi bir fark söz konusu olmaz.

Bir diğer hata, bir grup psikopat erkek yüzünden tüm erkeklerin “acımasız canavarlar” gibi muamele görmesi ve “kadına yönelik şiddet” ile suçlanması. Evet, bunu bütün kadınlar yapmıyor ama yapanlar da maalesef az değil. Güzel ülkemizde kadının beyanının esas olması ilkesinden mağdur olan erkeklere şiddet uygulandığını ve üstelik kadına şiddetin arttığını da kimse, kadınlar bile, ifade edemiyor; eden de şiddete maruz kalıyor. Bütün erkeklerin her zaman bayanlara… şey… *KADINLARA* hak ettikleri şekilde muamele etmediği açık; ancak bu, mevcut politikaları meşrulaştırmak için mazeret olamaz. Feminist Müslümanlar da “Bir meblağı haram yolla elde ettim. Onunla cami inşa edeceğim.” diyene tepki gösterir, değil mi? Bu arada, şunu da vurgulamalıyım ki bir kimsenin kadına şiddeti kınaması için feminist olması zaruri değildir.

Ataerkil toplum yapısına itiraz ettiklerini iddia eden ve evlenmeden önceki soyadlarını kullanmaya evlendikten sonra da devam eden kadınlar da meselenin bir başka ciheti. Sayın Sümeyye Erdoğan Bayraktar, Sayın Saliha Okur Gümrükçüoğlu ve Sayın Zehra Zümrüt Selçuk bunlardan üçü olabilir mi? İnşallah değildir. Bu arada, burada sorun, ilk soyadının korunmak istenmesi değil, bu isteği doğuran zihniyet.

Bu konuya girmişken “cinsiyetçi” söz ve davranışlardan da bahsetmemek olmaz elbet. Mesela küfretme ve küfürlerde “cinsiyetçi” ibareler kullanma, sonra da küfreden kadını küfrettiği için değil, kadın olarak küfrettiği için eleştirme. Biz niçin konuya küfretme eyleminin yanlış olması cihetinden bakmıyoruz? Erkeklerin çokça küfretmesi, makul olmayan bir gelenek olarak süregelmiştir. Bizim yapmamız gereken, kadınlardan da küfürler duymaya alışmak değil; kim yaparsa yapsın, sövmeyi hoş görmemektir. Bir diğer konu sigara kullanımı ve burada durum daha tehlikeli; çünkü “Başımı da örterim, sigara da içerim.” diyenler, zannımca, “Başımı da örterim, küfür de ederim.” diyenlerden daha fazla. Özet olarak, bahsettiğim şeyleri belki kendileri de yapan ve sıradan gören erkekler kadınları, bunları yaparken gördüğünde sadece kadınlar olarak bunları yaptıkları için suçluyor; bu da kadınlarda eylemi bir kenara bırakarak ya da mübahmış gibi davranarak konuyu “cinsiyet eşitliği”ne indirgeme ve feminist tavır geliştirme eğilimini artırıyor.

Örfi uygulamaların şer’i olanlardan ayırt edilememesi de diğer bir sorun. Mesela bütün peygamberlerin erkek olmasının, ailenin rızkını temin etmekten erkeğin sorumlu olmasının, kıtalin (silahlı savaş) erkekler için farz olmasının, boşama (talak) hakkının erkekte bulunmasının ve erkeğin birden fazla hanım ile evlenebilmesinin (teaddüd-i zevcat) sebebini ancak Allah bilir. Diğer yandan, “görücü usulü” denen din dışı uygulama ile yapılan evliliklerin ya da “başlık parası” ismi ile kadına biçilen fiyatın İslam’da yeri yoktur. Benzer şekilde kadının eğitimden alıkonması ya da söz hakkının elinden alınması da İslami olmadığı gibi, kadınların “haklarını savunmak” iddiası ile alet oldukları projeler de İslami değildir. Kadınların örfi uygulamalarla mağdur edildiği doğrudur; ancak bu, haklarını ithal uygulamalarda aramalarını gerektirmez ve meşru kılmaz. Bir diğer deyişle, Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) hanımlarına muamelesini, mesela Hz. Aişe (radıyallahu anha) ile yaptıkları koşu yarışını, Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) Ashab’a ilim öğrettiğini ve hadis rivayet ettiğini veya ordu yönettiğini, Hz. Hatice’nin (radıyallahu anha) zengin ve çokça infak eden bir tüccar olduğunu ve Emiru’l-Mü’minun’a (Hz. Ömer) itiraz eden kadını unutmuşsak bize hatırlatılması gereken de yine bunlardır; feminizm değil.

Hatırlayınız ki bizim “İstanbul Sözleşmesi” ismi ile bildiğimiz bildirge de AB müzakere sürecinin bir parçası olarak imza attığımız bir yıkımdan başkası değildir. Aynı bildirge, kadınların yalnızca kadın oldukları için imtiyaza tabi olmasını ve eşcinsel bireylerin haklarını temin eder. Türkiye’de ve dünyada “kadın hakları” ve “LGBT+” adına yapılan projeler, birbirleri ile bütünlük ve koordinasyon içinde yürütülmektedir. Bugün “LGBT+” ismi ile kabul etmeye mecbur bırakıldığımız “insan hakkı”, Hz. Lut’un kavminin helakine sebep olan şeyin (livata) ta kendisidir.

6284 Sayılı Kanun da İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyici nitelikte uygulanır.

Bir de “erken evlilik” ya da “çocuk evliliği” denen şey var tabii. Avrupalı dostlarımız(!) erişkin olma yaşı diye bir şey icat edip, 18 iyidir, diyor ve biz de 18 yaşından küçük herkese “çocuk” diyoruz. 18 yaşından bir gün evvel “çocuk” olan bir “birey”, ertesi gün uykusundan uyandığında bir de bakıyor ki yetişkin olmuş. Tabii evlilik de önemli mesele. “Çocuklar” yapamaz. Rızaları olmadan evlendirilmeleri de sıkıntılı olur. Yalnızca “ilişki yaşama”, “flört etme” ya da zina ise kritik olmadığı için onları “çocuklar” da yapabilir. Rıza meselesine gelince, zina ile tecavüzü birbirinden ayırmak için hassas çalışmalar yapılır. Peki, evlilik de rıza alınmadan yapılabileceği gibi eşlerden her ikisi gerçekten razı olmuş olamaz mı? Sadece evlenme yaşları sebebi ile tutuklu bulunan kişiler ve eşleri mağdur değil mi? Evlilik, birliktelikten daha önemli ise bu konuda daha hassas çalışılması gerekmez mi? Gittikçe artan boşanma oranlarıyla neden hiç ilgilenilmiyor? Her şeyden önemlisi, Allah 18 yaşından küçüklerin evlenmesini haram mı kıldı? Şunu da merak ediyorum: Evlilik bu kadar önemli ise “Birbirinden hoşlanan insanlar evlenmeden de birlikte yaşayabilir.” ne demek oluyor? Evliliğin bu kadar önemli olmasının sebebi, boşanıp nafaka alma imkanı mı acaba? Hep söylenen “kadının ekonomik bağımsızlığı”na ters değil miymiş bu?

Şimdi aşağıdaki ifadeleri inceleyiniz. Feminizm ile alakalarını birazdan açıklayacağım.

“Reis ümmetin lideri. Bütün dünyaya karşı dik duruyor ve ders veriyor. Yerli silahlar üretiyoruz. Artık her konuda yerli ve milli bir duruşumuz var. Amerika’ya ve Batı’ya boyun eğmiyoruz. Türk milleti yeniden tarih yazıyor.”

Bunları, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne destek veren bir feminist hanımdan işitmemiz gayet muhtemel. Muhaliflerin çoğu zaten en başından bu yana feministti. Zaten AKP’nin sayılı icraatine karşı çıkmamışlarsa bunlardan biri de bu feminist politikalar ve en başta da İstanbul Sözleşmesi dediğimiz şeydir. (Bkz.: KADEM)

Diğer konularda genelde haklı olarak yüklendikleri muhalif medya ile bu konuda niçin tam bir uyum içindeler? Öyle tahmin ediyorum ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu hususta yönlendiriliyor. İktidarın ve muhalefetin eşi görülmemiş bir dayanışma içinde mütemadiyen hedef aldığı kişileri bilhassa üslupları bakımından eleştirebiliriz; ancak Sözcü’yü Nurettin Yıldız’a tercih edenlerden olmayız. Yerlilik ve millilik hep ilk ölçütümüz olacaksa Nureddin Hoca ile Sözcü arasında da bir mukayese yapalım. AK Parti hükümetinin desteklediği söylemler, ancak hadislere karşı tavrı açık olan ve İslam’ı liberalizme entegre etme gayretinde olan “ılımlı” kimselerinki ile benzeşmektedir. Trajikomik olan, liberal demokrasiden otoriter diktatörlüğe evrildiği iddia edilenin de feminist politikalara desteğini artıranın da aynı AKP’nin ta kendisi olmasıdır.

Yerli silahlar ve politikalar üretebildiğimiz gibi adalet anlayışımızın kaynağı da bizim medeniyetimiz olmalıdır. Bütün kadınları kadın oldukları için savunmak yerine mağdur kadınları mağdur oldukları için savunmak gereklidir. Tıpkı mağdur Kürtleri Kürt oldukları için değil, mağdur oldukları için savunmak gibi. Tıpkı Türkistan’da Çin zulmü altındaki kardeşlerimize ırkçı hislerle ya da (gizli) Amerika hayranlığı ile değil, evvela din kardeşlerimiz olarak sahip çıkmak gibi. Tıpkı hayvanları şov için değil, vicdana sahip olduğumuz için gözetmek gibi. Tıpkı “duyarlı dünya vatandaşı” olmadan, ağaçlar için (!) çevreyi harap etmeden ve sivil darbe teşebbüslerini ağaçlar ardına gizlemeden tabiat şuuruna sahip olmak gibi… Bu arada, üretimine öncülük ettiği yerli SİHA’larla silahlı kuvvetlerimizi ve emniyetimizi büyük başarı ile müdafaa eden Sayın Bayraktar’ın klavyesi ile de KADEM’i savunduğuna esefle şahit oluyoruz.

Üstünlük, ancak takva iledir.

Hamaset tesiri altında Türkçülük yapan ve Türkleri üstün gören pek çok kişi, “Erkekler kadınlardan üstün değildir.” diyor. Peki, Türkler yalnız Türk oldukları için başka ırklardan üstün mü? Kadınlar yalnız kadın oldukları için erkeklerden üstün mü?

Batı’ya boyun eğmeyeceksek, yerli ve milli olacaksak feminizm FETÖ’den daha mı yerli?

Şimdi sorumu soruyorum: Müslüman mısınız, feminist misiniz?

Regaip geceniz ve cumanız mübarek olsun. Allah bize bir 28 Şubat, bir 15 Temmuz daha yaşatmasın. Kadın erkek mü’minlerin iffet ve izzetine kastedenlere fırsat vermesin. Amin!

Bu vesile ile, ebediyete irtihalinin dokuzuncu yılında Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı da rahmetle anıyoruz.

Enes DENİZ

Bakınız:

Son güncelleme: 17 Şevval 1441/9 Haziran 2020

4 Replies to “Feminist Müslümanlara Sorum Var:”

  1. Allah’a ve din gününe yemin ederim ki kasten, yalnızca erkek olduğum için, kadınları erkek hakimiyetine razı etmek maksadı ile yazmış değilim.
    Konu ile alakalı yeterli malumatım olduğunu iddia edemem ama bir şeylerin yolunda gitmediği kanaatindeyim. Yapmaya çalıştığım -ve muhtemelen beceremediğim- tek şey, fikirlerimi takdirinize sunmak.

    * Harici içerik, yazı tamamlandıktan sonra eklenmiştir.
    * Bu yazıdaki bağlantılarla yönlendirilebileceğiniz içeriğin hak ve sorumluluğu, içeriğin sağlayıcısına aittir.

    Beğen

  2. Feminizm hakkında yorum yapmaya başlamadan önce ortaya çıkışının biyolojik temellerine yüzeysel olarak değinmek istiyorum.
    Neslinin devamını sağlamada kadın kadar büyük ve maliyetli görev olmayan erkekler çocuk büyütme gibi biyolojik yatırımı daha yüksek olan kadınlara kendilerini beğendirmek zorunda olmalarından dolayı erkekler, diğer erkeklerin önüne geçebilmek için kendilerini ön plana çıkarmak zorunda kalmışlardır.
    Frontal korteksi kompleks bir yapıda ve kapsamlı bağlantılara sahip olması nedeniyle insan erkekleri; bu şekilde bir beyne sahip olmayan diğer çoğu canlının dişileri etkilemek için kullandıkları kur yapma kalıplardan ziyade şiir yazmak, bir topluluğun yöneticisi olarak başa geçmek ve bilimsel çalışmalar yaparak seçkinliği artırmak gibi farklı yollar ile öne çıkılmaya ve bu şekilde kadınların etkilenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bu şekilde çeşitli yollar kullanan erkekler farklı toplumlarda çoğunlukla üstlerde, tanınan ve güç sahibi kimseler olmuşlardır.
    Erkeklerin toplumlarda ön planda olduğunu fark eden bazı düşünürler kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasıyla toplumsal düzenin daha iyi konumda olacağını düşünmüşler ve özellikle Reform’da ortaya çıkan Protestan teolojisinden etkilenen batının aydınlanma çağında, 18. yüzyılın sonlarında bu şekilde düşünceler farklı kitleler tarafından benimsenmeye başlanmıştır. İnsan hakları denilenin sadece erkek hakları olduğu düşünülerek buna karşı çıkılmış ve 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan feminizmin ilk dalgasını tetiklemiştir.
    Kadınların oy kullanmada ve okula gitmede erkeklerle eşit olması düşünüldüğünde hoş olmayan bir şey değildir. İki cinsiyet birbirinden farklı olduğundan dolayı tam bir eşitlikten bahsetmek yanlış olacaktır. Kadınları erkeklerle eşitleme düşüncesinin dönüştürülüp kadın üstünlüğüne dönüştürülmesi ise yalnızca saçmalıktır. Kadın ve erkek cinsiyetine uygun olarak toplumda ideal olarak görülen koşullara sahip olmalıdır. Kadınlar ve erkekler kendi formatları doğrultusunda meşgalelerle uğraşmalıdır. Erkeklerin araba sürebilmek için daha iyi mekansal algıya , kadınların konuşmak için daha iyi spesifik işitsel kortekse, Wernicke ve Broca alanlarına sahip olmaları gibi.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s